Gurudwara

Kulaktan-Kulağa : Hüdhüd

Çocukken kulaktan kulağa oynardık, grubun başındaki arkadaşımız ‘bayram haftası’ dediğinde 4-5 kişi sonra bile ‘mangal tahtasına’ dönüşürdü söylenen tamlama.
Böyle olunca anlatılanın anlatana ulaşabilmesi içinde yoğun bir dinleme becerisi gerektirirdi. Buradan baktığımızda yazının henüz bulunmadığı ya da yaygın kullanımın olmadığı ancak ayrıcalıklı zümrelere mahsus olduğu dönemlerde mitos, efsane, söylence, masal anlatımı çok yoğun kullanılırdı. Sözlü edebiyat geleneğinin yaygın kullanımı insanların pek çok şeyi hafızalarına kaydetmelerini de beraberinde getirdi. Ama bu kayıtlar ne söylendiği kadar, ne anlandığına da bağlı olarak kimi zaman kulaktan kulağa oyunundaki gibi değişerek, kimi zaman dönüşerek bazen kervanlarla, bazen savaşlarla, bazen seyyahlar, bazen paralı askerler, bazense gezgin dervişler eliyle ovadan ovaya, yayladan yaylaya, çoban ateşlerinden, oba ateşlerine, ordugah ateşlerinden, ülkeden ülkeye erişir, ulaşırdı… Destanların bir kısmı ilk incelemelerinden de anlaşılacağı gibi, farklı birçok hikâyenin ustaca birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu yüzden bir versiyonda olan bölüm bir diğerinde olmayabiliyordu.
Çoğumuz az biraz düşündüğünde bile eski dünyadan, günümüze; Mahabharata destanı, Ramayana, Herkül, Prometous, İlyada, Odysseia, Truva Savaşı, Manas destanı, Nibelungen Destanı, Kaf Dağı, Oğuz Kaan Destanı, Altay Yaradılış Destanı, Ergenekon Destanı, Atilla Destanı, Saba Melikesi Belkis, Beowulf‎ Destanı, Köroğlu Destanı, Danişmendname, Kalevala Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı gibi duyduğu, hatırladığı birden çok destanı sıralayabilir…
Hz.Mevlânâ’da Mesnevî’sine boşuna ‘Dinle’ diye başlamamıştır kanımızca…
Bu efsanelerden birinde, Yunan mitolojisinde Trakya kralı Tereus’un hikayesi anlatılır… Ares’in oğlu Tereus, Atina Kralı I. Pandion ile Karısı Zeuxippe’ nin büyük kızı Prochne ile evlidir. Ve ondan Itys adında bir oğlu vardır.
Atina Kralı I. Pandion ile Karısı Zeuxippe’ nin iki kızından küçüğü olan Filomela, “Atina’nın prensesi” olarak nitelendirilmektedir. Efsanenin çeşitli varyasyonları olsa da genel kanıya göre Filomela, ablasının kocası Tereus tarafından tecavüze ve sakat bırakılmaya uğramasından sonra intikamını alır ve şarkısıyla bilinen Avrupa ve Güneybatı Asya’ya özgü göçmen bir ötücü kuş olan bir bülbül (Luscinia megarhynchos) haline dönüşmüştür. Efsaneye bağlı olarak uğradığı şiddet yüzünden bülbülün şarkısı genellikle üzüntü verici bir ağıt olarak tasvir edilir veya yorumlanır. Tesadüf eseri olarak doğada dişi bülbül dilsizdir ve sadece erkek cinsi şarkı söylemektedir.
Ovidius ve diğer yazarlar, Filomela’nın adının kökeninin “şarkının sevgilisi”nden geldiğini belirtmişlerdir.
Filomela, Procne ve Tereus’un hikâyesinin en eksiksiz ve kaybolmamış çevirisi, Romalı şair Ovidius’un (Publius Ovidius Naso, MÖ43-MS 17/18) (Metamorfoz) Dönüşümler kitabının VI. Cildinde anlatılmıştır ve hikâye burada Antik Çağ döneminde tam gelişimine ulaşmıştır. Ovidius, Pseudo-Apollodorus’un Bibliotheca’sı (MÖ 2. yüzyıl) gibi mevcut olan veya özellikle Sofokles’in trajik draması Tereus (MÖ 5. yüzyıl) gibi günümüzde artık var olmayan, kaybolmuş fragmanlar gibi Yunan ve Latin kaynaklarına dayanıyor olabilir.
Ovidius’a göre, Procne’nin Trakya Kralı ve Ares’in oğlu Tereus ile olan evliliğinin beşinci yılında kocasına “Atina’ya gidip kız kardeşimi görmeme izin ver / ya da Trakya’ya gelip beni ziyaret etmesine izin ver.” der. Tereus, Atina’ya seyahat etmeyi ve karısının kız kardeşi Filomela’ya Trakya’ya kadar eşlik etmeyi kabul eder. Filomela ve Procne’nin babası olan Atina Kralı Pandion, geriye kalan tek kızının evinden ayrılmasına izin vermekten endişe duyar ve Tereus’tan kızını babasıymışcasına korumasını ister. Tereus kabul eder. Ancak Tereus, Filomela’yı ilk gördüğünde onu arzular ve bu arzu, Trakya’ya gidiş yolu boyunca artmaya başlar.
Trakya’ya vardıklarında Tereus, Filomela’yı ormanda bir kulübeye zorla sokarak ona tecavüz eder. Saldırıdan sonra Tereus, kızı tehdit ederek sessiz kalması konusunda uyarır. Filomela, karşı gelince Tereus sinirlenir. Öfkeyle Filomela’nın dilini keser ve onu kulübede bırakır.

Ovidius’un Dönüşümler’inde Filomela’nın karşı çıkması şöyle anlatılır:
Neden beni karın edinmeden
Önce öldürmedin?
Şimdi öte evrene suçlu gideyim
Öyle mi? Tanrılar bu yaptığını görüyorlarsa,
Gerçekten güçleri varsa, benimle hepsi yok
Olmamışsa göreceksin cezasını bana ettiğinin,
Anlatacağım olanları, utanmayı bir yana atarak
Gücüm yettiğince bütün insanlara, hepsini
Bir, bir açıklayacağım olanların. Ormanlarda
Kapalı kalsam bile çığlıklarla dolduracağım
Ortalığı, tanık göstereceğim kayaları, tanrılar
Varsa göklerde duyacaklar sesimi.
Yaralanmaları nedeniyle konuşamayan Filomela, hikâyesini anlattığı bir kanaviçe dokur ve ablası Procne’ye gönderir. Procne öfkelenir ve intikam almak için Tereus’tan olan oğlu Itys’i öldürür, kaynatır ve kocasına yemek olarak servis eder. Tereus, Itys’i yedikten sonra kız kardeşler, Itys’in kesik başını Tereus’a sununca Tereus, kız kardeşlerin oynadıkları oyunu ve yemek olarak oğlunu yediğini fark eder. Bir balta kaparak kız kardeşleri öldürmek için peşlerine düşer. Phocis’deki Daulia’da Tereus tarafından neredeyse yakalanacakken kaçmayı başarırlar. Çaresiz bir şekilde, kuşa dönmek ve Tereus’un öfke ve intikamından kaçmak için tanrılara dua ederler. Tanrılar, Procne’yi kırlangıca, Filomela’yı ise bülbüle dönüştürür. Tereus da daha sonra tanrılar tarafından hüdhüd kuşuna dönüştürülür.
Hemen bütün dillerde çıkardığı sese (T. ibibik, büdbödek; Ar. hüdhüd; Far. pûpe, pûpû; İng. hoop poo; Fr. huppe; İbr. dûkifat; Lat. upupa, epops) veya başında bulunan sorguç şeklindeki renkli tüylere (T. çavuş kuşu, taraklı, turakçın, ibik, ibikli; Far. şâne-ser) göre adlandırılan hüdhüd “coraciiformes” takımının “upupidae” familyasının tek üyesi olan ve taraklı tepeliğiyle tanınan bir kuş türüdür. Kanatları ve kuyruğu siyah beyaz alacalı, öbür bölümleri pembeye çalan açık kahverengi, tepeliğinin uçları siyahtır. Yuvasını genellikle ağaç kovuklarına, duvar deliklerine ve kaya oyuklarına yapar.
Mitlerin üzerinden zaman geçmesi veya mitler için rakip varyasyonların ortaya çıkması, antik döneme ait mitler için tipik bir durumdur.
Filomela’nın hikâyesine dair varyasyonların çoğu, hangi kız kardeşin bülbül ya da kırlangıç olduğu veya Tereus’un hangi tür kuşa dönüştüğü ile ilgilidir.
Ovidius’un Dönüşümler’inden itibaren Pronce’nin bülbüle, Filomela’nınsa kırlangıca dönüştüğü genel olarak kabul görmektedir. Tereus’un “hüdhüd” olarak tanımlanması, onun Hüdhüd kuşuna (bilimsel adı: Upupa epops) dönüştürülmesi olarak algılanmıştır.
Daha önceki kaynakların çoğu artık mevcut olmadığından ya da yalnızca fragmanlar var olduğundan Ovidius’un mitolojik versiyonu en uzun süredir devam eden ve en çok etkilenen eser olarak kalmıştır.
Erken Yunan kaynakları, Filomela’nın şarkı söylemeyen bir kırlangıca, Procne’nin ise vicdan azabıyla kederli ama güzel şarkılar söyleyen bir bülbüle dönüştüğünü belirtmektedir. Ovidius, Hyginus ve Pseudo-Apollodorus’un Bibliotheca’sı gibi sonraki kaynaklarla modern edebiyatta Keats gibi İngiliz romantik şairler Filomela’nın dilsiz olmasından ötürü bülbüle ve Procne’ninse kırlangıca dönüştüğü yazmıştır. Eustathius versiyonundaki hikâyede kız kardeşler yer değiştirmekte ve buna göre Tereus ile evlenen Filomela ve Tereus’un arzu duyduğu ise Procne’dir.
Taksonomi ve binomial terminolojide, kırlangıç (kırlangıç cinsleri arasında daha büyük gövdeli olanlar) cinsinin ismi, Procne’nin Latinceye çevirmiş bir biçimi olan Progne’dir. Efsaneye adını veren diğer cinsler arasında Ptyonoprogne ve Psalidoprocne yer almaktadır. Tesadüfi olarak sanat ve edebiyatta şarkı söyleyen ve betimlenen bülbüllerin çoğunun dişi olmasına rağmen dişi bülbüller ötmemekte, tam tersine türün erkeği tipik bir şekilde ötmektedir.
Sofokles bir açıklamasında Tereus’un büyük gagalı bir kuşa dönüştüğü yazmıştır ve bazı akademisyenler bu kuşun atmaca olduğunu belirtmiştir.
Fakat hikâyeyle ilgili birçok yeniden aktarım ile diğer çalışmalar (Aristofanes’in antik komedisi Kuşlar dahil) Tereus’un hüdhüde dönüştüğünü göstermektedir.
Birkaç yazar, hikâyenin önemli ayrıntılarını atlamaktadır… Pausanias’a göre Tereus, Filomela ile Itys’ e yaptıklarından ötürü (eylemlerin doğası açıklanmamıştır) vicdan azabı duymuş ve kendini öldürmüştür. Bunun üzerine iki kuş, kadın şeklinde görünerek Tereus’un ölümü için ağıt yakmıştır. Daha sonraki birçok kaynak, Tereus’un Filomela’nın dilini kesme işlemini tamamen atlamıştır.
Thukididis’e göre Tereus, Trakya Kralı değil, Trakyalıların yaşadığı bir şehir olan Fokida’daki Daulia kentindendir. Bunun kanıtı olarak bülbülden bahseden şairlerin bülbülü “Daulian kuşu” olarak nitelendirdiğini belirtmektedir.
Sofokles’in oyunu, efsanevi Tereus’u çağdaş hükümdar Trakyalı I. Teres ile karıştırdığı için Thukididis’in Peloponnez Savaşı hakkındaki ünlü eserinde mit üzerine yorum yaptığı düşünülmektedir.
Hüdhüd, bu topraklardan çok ötelerde, uzaklardaki suyu havadan görebilme ve keşfedebilme yeteneği ile Süleyman peygambere ve ordusuna kılavuzluk ederken ortaya çıkar bu kez…
Filistin’de ve daha çok Mısır’da bulunur; kışın Afrika’ya göç eder. Eski Mısırlılar hüdhüde saygı gösterir ve Horus’un simgelerinden biri kabul ederlerdi (DB, III/1, s. 780).
Hüdhüd Talmud’da “yaban horozu” olarak adlandırılmakta (EJd., VIII, 970), Tevrat’ta eti yenilmeyecek kuşlar arasında sayılmaktadır (Levililer, 11/19; Tesniye, 14/18). Karaîler hüdhüdü tavukla karıştırmışlar ve bu sebeple tavuğun yenilmesini yasaklamışlardır.

Ve bu kez sanki yeniden enkarne olmuşcasına, hikayesi bir önceki versiyondan tamamen farklı, eşine bağlı, yaşlanan anne ve babasına yiyecek getiren, annesi öldüğünde ona uygun bir yer buluncaya kadar başında taşıyan, bu sebepten İslam geleneğine göre başındaki tepeliği anne babasına bu hürmetkâr tavrından dolayı verildiği düşünülen vefalı hüdhüd kuşu olarak karşımıza çıkar.
İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre Resulullah’ın(a.s) öldürülmesini yasakladığı hayvanlar arasında olan, ebü’l ahbâr, ebü’r-rebî, ebü ibâd, ebu seccad gibi isimlerle de İslam literatürüne geçen hüdhüd kuşu ilk olarak Neml Suresin’de yer alır ve “Murg-i Süleyman” olarak çıkar karşımıza.
Kuşların dilini bilen Süleyman Peygamber’in:
“ Ey insanlar! Bize mantıku’t- tayr (kuşların dili) öğretildi ve bize her şeyden nasip verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.’’(Neml Suresi: 27/16) diye duyurduğu;
Süleyman peygambere Saba Melikesi Belkıs hakkında haber getiren (Kur’an 27:22-27) ve Süleyman’ın irşat mektubunu Belkıs’a ulaştıran (Kur’an 27:28-29) kuş olarak anılmaktadır.
Ve bu ayetin devamında kuşlara baktıktan sonra şöyle dedi:
“ Hüdhüdü neden göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? “
Çok geçmeden hüdhüd gelip: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Saba’dan sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim.” dedi.
Olayın aslı şöyledir:
Bir sefer esnasında ordularıyla karınca vadisine gelen Hz. Süleyman kuşları bakar ve hüdhüdün orada olmadığını görür. Sebebini sorarak eğer mazereti varsa bunu ispat etmesini, yoksa canını yakacağını veya kafasını koparacağını belirtir. Çok geçmeden hüdhüd gelip Hz. Süleyman’a onun bilmediği Sebe / Saba ülkesinden haber getirdiğini, bu ülkeyi bir kadının yönettiğini söyler ve onların dinî inançları hakkında bilgi verir. Bunun üzerine Hz. Süleyman hüdhüde bir mektup vererek Saba’ya götürmesini ve oradaki yöneticilerin nasıl bir karar alacaklarını öğrenmesini ister.
Mektubunu okuyan Saba melikesi Belkıs, arkadaşlarıyla istişare ettikten sonra Hz. Süleyman’a bazı hediyeler göndermeye karar verir. Hz. Süleyman gelen hediyeleri kabul etmez ve Belkıs’ın iman etmesini ister. Belkıs da memleketin ileri gelenleriyle konuştuktan ve Hz. Süleyman aracılığıyla hakikati öğrendikten sonra iman eder ve şöyle der:
“Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum. “
İlk olarak Kuran’da karşımıza çıkan hüdhüdün, hikâye olarak da karşımıza çıkışı Feridüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr adlı eseriyle olur. Bu tasavvufi esere Mevlânâ, Gülşehri, Ali Şir Nevaî gibi şairler de nazirede bulunmuştur.[1]
Hz. Süleyman’ın postacısı olarak bilinen hüdhüd Mantıku’t Tayr’da Simurg’u bulmak için yola çıkan kuşların yol göstericisi olup mürşid-i kamili simgeleyen kuş olarak çıkar karşımıza.
Yürürken sorgucunun salınışına göre Arapça ’da çeşitli kelimelerin yer aldığı külah sahibi hüdhüd şu şekilde betimlenir: “Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı.”[2]
Böylelikle hüdhüd kuşu sırları görebildiği gibi mürşit kuş olarak da yol gösterici olur.!
Mantıku’t Tayr’da bütün yaratılmışlarda bedenleşmiş olan ruh kuşlarının, hüdhüd adlı ermiş kuşun yol göstermesiyle Simurg denilen efsanevi kuşla temsil edilen Tanrı’yı arayışları anlatılır. Yolculukları zorludur. Çoğu kuş pes eder. Güle tutulan bülbülü, ab-ı hayat diyen duduyu, mücevherlere bürünen kekliği, mevki ve makam hırsına kapılan doğanı… Yolculuklarına devam etmeleri için toplamaya çalışır.
Kuşlar bir araya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki

Ve gelenekte olduğu gibi, biz de bunu bir hikâye ile bağlayalım.
Rumi’nin dediği gibi;
“Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Naibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters”
Lafı buraya kadar uzattık, süsledik ama Hüdhüd ile başladık Hüdhüd ile bitirelim…
Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüdhüd, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyik, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.
Hüdhüd söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra;
“Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı’nın ardındadır.”
“Adı Simurg’dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız.”[3][4]
diye anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüdhüd’ün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler.
Kuşlar Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…
Ama yol çok uzun menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepside, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüdhüd’ün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler üretmeye” başlarlar.
Çünkü kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir.
Örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı ab-ı hayat; tavus kuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; huma’nın nefs-i kibir ve gurur; doğan’ın sevdası mevki ve iktidar; üveyiğ’in ihtirası deniz, puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define, kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayışla aradığı kuyudaki Yusuf’a hepsi de başka, başka özür ve bahanelerdir.

Bu mazeretleri dinleyen hüdhüd, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.
Hüdhüd söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

‘’Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar. Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı. Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil. O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti. O ayna gönüldür; gönüle bakda, onun yüzünü gönülde gör!’’
Hüdhüdün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…
Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli mazeretler ileri sürerler.
Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünün özlemi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır.
Hüdhüd hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir.
Hüdhüd’ün söylediği, “yedi vadi” şunlardır:
1.Vadi: istek 2.Vadi: Aşk 3.Vadi: Marifet 4.Vadi: İstiğna(sakınma) 5.Vadi: Vahdet 6.Vadi: Hayret 7.Vadi: Yokluk (fenâ)
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…
Ama pek çoğu ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur ya aç susuz can verir ya yollarda kaybolur ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur ya ağır hastalıklarla geride kalır ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.
Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır.
Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.
Bütün vadileri aşarak menzil-i maksuda yorgun ve bitkin bir halde varan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u Dergahını sorarlar.
Kuşlara Simurg tarafından birisi gönderilir…
Gelen görevli, otuz kuşa ayrı ayrı birer yazı verip okumalarını ister.
Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve yaptıkları yazılıdır.
Bu arada, Simurg tecelli eder…
Fakat, otuz kuş, tecelli edenin bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduğunu görüp şaşırırlar. Çünkü kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir. Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır. Dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:
“O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: ‘Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır’.”[5]

Bugünün diliyle aktarırsak
“Siz buraya otuz kuş olup gelip göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü burası bir aynadır!”

Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz…

Çünkü, hepsi BİR’dir.

Aynı, aşıkla, maşukun aşkta;
habible, mahbubun muhabbette;
sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi…
Aradan zaman geçer,
’’fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp’’, ’’yokluktan varlığa ererler…”

Not.1:
Mantıku’t-Tayr, tasavvufî bir temaya sahip olmasının yanı sıra kişinin tasavvufa ve tasavvuf yoluna dair bilgi edinmesi açısından da önemlidir. Bu haliyle tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden kabul edilir.
Zira tasavvufun temel prensipleri, özellikleri, kavramları ve inanç yapısı incelikle işlenmiş ustalıkla aktarılmıştır. Hüdhüd sırtında tarikat elbisesi ile tasvir edilirken Simurg Tanrı için bir sembol olmuştur. Kuşların her birinin zaafı kişinin tasavvuf yolunda o zaafa sahip olmasının kötülüğü ve sonuçları ile açıklanmıştır.
Simurg’a ulaşmanın yolu olarak saydığı vadiler tasavvufta sıklıkla kullanılan kavramlardır ve bireyin tasavvuftaki yolculuğunun çeşitli kademelerini, makamlarını belirlerler. Her vadiyi açıklanırken aslında o makamın özellikleri ve zorlukları açıklanır. Yolun sonuna varıldığında tasavvuftaki her şeyin Tanrı’nın bir yansımasından ibaret olduğu inancına dayanan bir şekilde dergâhın bir ayna olduğu ve Tanrı’yı sembolize eden Simurg’un da oraya varabilmiş (böylece Tanrı’da fena olmuş mutasavvıfları sembolize eden) kuşlar olduğu görülür.
Nitekim burada Attar bir kelime oyununu vurgulamak istemiştir: Simurg sözcüğünün başındaki si sesini Farsça “otuz” anlamına gelen si ile ilişkilendirerek vurgulamıştır. Bununla birlikte bu Simurg sözcüğünün doğru etimolojisi değildir. Sözcüğün kökeni Pehlevi dilinden sn “kartal” ve murg “kuş”tan oluşmuştur[6].
Ayrıca Attar eserin sonunda kendisi hakkındaki bölümde kendini ve durumunu şöyle anlatır:
“Ey Attar! Her an âleme yüz binlerce sır miskleri saçıp durdun.”[7]
Aynı kısımda eseri için de şu tip ifadeler kullanır:
“Kitabıma dert gözüyle bak ki bendeki yüz dertten birine inanasın.”
“Bu kitaba dert gözüyle bakan kimse, devlet topunu kapıp Hakk’ın huzuruna kadar gider.”
“Bu kitap zamanın ziyneti ve süsüdür. Hem seçkinlere ve hem de avamdan insanlara Hakk’ yolu görmeyi nasip eylemiştir.”[8]
Not.2:
Ne ilginçtir ki aynı hüdhüd 29 Mayıs 2008 tarihinde İsrail’de askerler ve öğrencilerin katılımıyla yapılan oylamada, ülkenin ulusal kuşu seçilmiştir. Katılanların üçte birinden fazlasının oyunu alan ibibiğin seçildiği, Cumhurbaşkanı Şimon Peres tarafından düzenlenen bir törenle kamuoyuna duyurmuştur. Aynı kaynaklardan beslenmiş iki halkın salt siyasal nedenlerle birbirinden bu kadar uzağa düşmüş olması çok içler acısı.
Alıntılar:
1.Batîslam, H. Dilek (2002) “Divan Şiirinin Mitolojik Kuşları: Hümâ, Anka ve Simurg” (PDF). Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 185-208
2.s.66. F. Attar. age.
3.s.68. F. Attar. age.
4.Burada İslam inancındaki Tanrı ile kulları arasındaki yakınlık-uzaklık konusuna sembolik bir gönderme vardır.
5.s.382. F. Attar. age.
6.”simurg noun” The Oxford Essential Dictionary of Foreign Terms in English. Ed. Jennifer Speake. Berkley Books, 1999. Oxford Reference Online. Oxford University Press. URL erişim tarihi: 13 Eylül 2007
7.http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t33.e6611
8.s.398. F. Attar. age.
9.s.399. F. Attar. age.

Kaynaklar:
– Attâr, (1962) Mantıku’t-tayr (trc. Abdülbâki Gölpınarlı), Milli Eğitim Bakanlığı
– Attâr, (2006) Mantıku’t-tayr (trc. Abdülbâki Gölpınarlı), İş Bankası Kültür Yayınları
– Campbell, Joseph (1995) Batı Mitolojisi, İmge Kitabevi
– Campbell, Joseph (2009) Mitolojinin Gücü, Mediacat Yayıncılık
– Cornford, F. MacDonald (2003) Sokrates’ten Önce ve Sonra, Ayraç Yayınevi
– Cömert, Bedrettin (1999) Mitoloji ve İkonografi, Ayraç Yayınevi
– Erhat, Azra( 2015) Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi
– Kranz, Walther (1984) Antik Felsefe, Sosyal Yayınlar
-Nevâî, Ali Şîr(1995) Lisânü’t-tayr (haz. Mustafa Canpolat), Türk Dil Kurumu
– Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i (1990) Mesnevî- Şerîf, İnklâp Kitabevi
– TDV İslam Ansiklopedisi
– https://tr.wikipedia.org

Araç çubuğuna atla