Hz.Mevlana’da Hal Dili

Hz mevlana’da;”…. Hâl dili, beden dilinden daha geniş bir anlama sahiptir. Hâl dili, kişinin, aşkını, vecdini, çilesini, derûnunda hissettiklerini, diliyle ifade edemediklerini görünüşüyle, tavır ve davranışlarıyla dışa vurmasıdır. Bir mantıkçı kali yani sözü esas alır. Sözün olmadığı yerde mantık güçlü bir şekilde devreye giremez. Hâl dilini okumada ise mantık ancak emârelerden, bir takım ip-uçlarından yola çıkarak kesin olmayan bazı çıkarımlarda bulunabilir. Mistik alan, bilindiği gibi, mantık denetimini taşmaktadır. Hâl dilinde mantıktan ziyade görüş, seziş ve duyuşlar rol oynar. Sûfî, dile ya da herhangi bir geleneksel sanata ihtiyaç duymaz. Çünkü o ve hayatı, Nasr’ın belirttiği gibi, bizzat (hâl) dildir, bizzat sanat eseridir.[1] O, sürekli olarak mânevî müziği, mânevî hâli ve dili dinleme makamındadır. Yine o, varlığı sürekli olarak uyum ve güzellikle konuşur, uyuşur ve birleşir görür. Tüm bir dünya onun için hârici bir söylem alanıdır.

 

Kâmil sûfînin mâna denizi, mistik yola yeni koyulan ve bu yolun inceliklerine yeni yeni alışan sâlikin ırmağına sığamayacağından, sûfî, onun seviyesini göz önünde bulundurarak konuşur. Böylece o, sâlikin kendisine ihtiyacı kalmayıncaya kadar onu azar azar sözünün ve bilgisinin sütü ile besler. Ancak sözlerle ifade edilemeyecek gerçekler de vardır. O zaman mürşit konumundaki sûfî, söyleyeceklerini hâl ve hareketleriyle ifade edecektir. Zira sûfînin kendisini, meramını, aşk ve vecdini ifade etmede dil yetersiz kalmaktadır. Zaten Mevlânâ’nın, sembollere başvurmasının, yer yer paradoksal ifadeler kullanmasının ve hâl diline önem vermesinin temelinde de dilin, meramı ifade etmede yetersiz kalması durumu yatmaktadır.

 

İşte bu yetersizliğin bilincinde olan Mevlânâ’nın, özellikle Dîvân‘ındaki şiirlerinde, işaretle, kinâyeyle, elifsiz-lâmsız,medsiz, noktasız-virgülsüz, ilişiksiz-işkilsiz, araya sıkıştırarak, gizlice, okla-yayla en önemlisi de dilsiz-dudaksız hâl diliyle olan anlatım şekillerini zikrettiğini görmekteyiz.[2]

 

Bir sûfî olarak Mevlânâ’ya göre harfsiz, sessiz, sözsüz anlatım mümkündür ve en etkili anlatım şeklidir.

 

Sus a gönül, gerçekten de dileyen, isteyen kişi susar; isteyenlerin gerçekten de istekli olduğunu sunmaları (hâlleri) anlatır.[3]

 

Sûfî söz, harf bilmezse bilmesin; aşk derdini anlatmaya başka kapı var.[4]

 

Ağzımı yumdum; gazelin kalan kısmını ağzımızı kapadığımız zaman söyleyeceğiz.[5]

 

Mevlânâ, insanın rüyada nasıl dilsiz dudaksız konuşuyorsa, uyanıkken de aynı şekilde konuştuğunu söyler.[6] Yapraktan ve ağaçtan onun türü, meyve aşamaları veya mevsimler nasıl okunuyorsa, insandan da sessiz sözsüz çok hâller okunur.[7] Ona göre, gönlün sözü susmakla söylenir.[8] Dile gelmeyen, söze sığmayan can, dilsiz-sözsüz söylenir.[9]

 

Bir sûfî olarak Mevlânâ Celâleddin, Tanrı’nın birlik meclisinde harfsiz, sessiz yüzlerce söz söylediğini belirtir.[10] O, en güzel şiirin dudaklardan dökülen değil de gönülde duyulan şiir olduğunu anlatmak istemiştir. Daha doğrusu sözden öte, harften öte bir dil ile şiir söylemek gerektiğini belirtmiştir. Ağırlıklı olarak aşkı, ciltlerle dile getirmeye çalıştığı Divân-ı Kebîr, aşkı tanıtmaktan çok, onun tanıtılamayacağını gösteren bir âbidedir. Belki de aşkın bütün gücü ve güzelliği onun bu anlatılmazlığı ve anlaşılmazlığındadır.”

 

[1] Nasr, Seyyid Hüseyin, , İslâm Sanatı ve Maneviyatı, Çev. Ahmet Demirhan, İstanbul, 1992, s. 216.

 

[2] Bkz. a.g.e, II, s. 164, b. 1311-1316; s. 165, b. 1319; IV, s. 288, b. 2794; VII, s. 378, b. 4907-4909.

[3] Dîvân, III, s. 11, b. 48.

 

[4] Dîvân, IV, s. 192, b. 1795.

 

[5] Dîvân, VII, s. 36, b. 482.

 

[6] Dîvân, V, s. 311, b. 3752; VII, s. 536, b. 7034.

 

[7] Dîvân, II, s. 305, b. 2506.

 

[8] Dîvân, VII, s. 100, b. 1233.

 

[9] Dîvân, V, s. 168, b. 1918.

 

[10] Dîvân, I, s. 386, b. 3561.

Alıntı

Yazar: İbrahim Emiroğlu

 

http://akademik.semazen.net/

Araç çubuğuna atla