Gurudwara

İnsanın ölümsüzlük Arayışı 3

1900 lerden itibaren, insanlığın artan refah seviyesi ile birlikte insanın tüm kültürel üretimlerinin incelenmesi başladığında en ilginç üretimlerden biri olan mitlerde bu incelemeden payın aldı.

Bu aşamada mitolojik anlatılarla kronolojik tarihi uzlaştırma girişimleri sırasında ‘yeterli bilimsel temele ulaşılamadığından’ kısa bir süre sonra mitler tarih bilimi incelemesinin konusu olmaktan çıktı.

Gökyüzü cisimlerine izafe edilen mitolojinin aslında insanların veya halkların ruhsal sistemlerinin gökyüzüne yansıtılmasından ibaret olup olmadığı hep tartışılagelmiştir. Modern fizik  bize nesnel bilginin tamamen insan öznelliğine dayandığını söylüyorsa, teorik ve deneysel fizikte vardığımız sonuçlar  çelişmiyorsa, zihnimizde işlettiğimiz matematiği gözlediğimiz görünen evrene uyguladığımızda hesaplar tutuyorsa, insanın zihinsel işleyişini gökyüzüne yansıtmadan edemediğini düşünmemiz pek garip kaçmamalı…

Yıldızların insan hayatını yönlendirebilecek güce sahip olduğuna dair inancın sebebi gezegenlerde değil, onların insandaki kimi simya süreçlerine denk gelmesi ile ilişkilidir. Yani makronun, mikroya etkisi. Felsefe Taşı bir olgu veya gerçeklik olarak görüldüğünde; öğrenci, ilk önce “Tek Şey’i” i bulmalı ve onu bulduğundan emin olana kadar arayışını bırakmamalıdır.

Görünen o ki bu şey bin farklı isimle çağrılmaktadır. Kuşkusuz bu isimlerin amacı onu saklamak değil, ifşa etmektir. Öğrenci; her “ismin” onun belli bir niteliğini, halini veya görünüşünü anlattığını, bu şekilde daha kolay tanınabileceğini hatırından çıkarmamalıdır.

Bu şey hiçbir zaman gerçek ismiyle, daha doğrusu herkesin bildiği ismiyle adlandırılmamıştır. Sülfür ve cıva kaynaklarda ismi en çok geçtiği için en çok peşinden koşulan maddelerdir.

“Doğada gördüğümüz her şeyi saran büyük sır, hayat gücüdür. Fakat bu ancak belli şartlar altında kendini gösterir, bunu en iyi şekilde dualite (kutupluluk) kavramıyla izah edebiliriz. Eril, dişil, yin, yang, negatif, pozitif. Madde ancak pozitif ve negatif elektrik kuvvetler işin içine girdiği zaman hayat niteliklerini sergiler.  Madde ile ruh ayrı şeylerdir ve hayat bu ikisinin bir bileşimidir.” Ancak bu ayrışma tek’in iki kutbu gibi kabul edilebilir…

Kronolojik tarihsel olarak olmasa da Roma İmparatorluğu’na geldiğimizde Kronos yani Zaman Tanrısı bu kez karşımıza Satürn olarak çıkar. Çocuklarını birbiri ardına yutan Tanrı Kronos miti burada Satürn mitine dönüşerek Felsefe Taş’ının yapımına dair başka bir hikâyeyi ortaya çıkartır…

Bu mitolojiye göre Zeus’ta Jüpiter olur. Tanrı Satürn, Oğlu Jüpiter’i yutmak üzereyken karısı Rhea ona yemek diye bir Taş vermiş, Jüpiter kaçırılmış ve iki su perisi tarafından büyütülmüştür. Bu periler simya kaynaklarında adı çok sık geçen “Diana’nın iki kumrusu” dur. Bunlar iki sülfürün ruhani, işleyen ilkesini temsil ederler. Zenginlik ve iyi talihin tanrısı Jüpiter’in temsil ettiği taşı büyütmek, “beslemek” için ileri geri mekik dokurlar. Jüpiter kelimesi iyi anlamına gelen Ju, Lu kelimesinden gelir. Piter veya Petros ise “taş” demektir. Böyle bakıldığında Jüpiter kelimesi “iyi taş” anlamına gelir.”

“Taş’ın yapımında Satürn Cıva Suyunu içinde barındıran soğuk, nemli ilkeye karşılık gelir. Jüpiter ise sıcak, kuru ilke, yani Sülfür’dür. Bütün çalışma boyunca bu ilkelerden biri ötekine galip gelir, tıpkı insan hayatında olduğu gibi.

Görüleceği üzere insan Taş’ın yetkin bir örneğinden başka bir şey değildir. Bu kez O, Makro kozmos, Taş ise Mikro kozmos’tur. ikisi arasındaki benzerlik mucizevidir.

İşte Taş’ın insana böyle yakın gelmesinin, onun bütün hastalıklarına iyi gelmesinin ve tabi insanın ölümsüzlük için ona ulaşmaya çalışmasının nedeni budur. Bu hazineyi ortaya çıkarmak isteyen ustalığın bütün şartlarını gönüllü olarak yerine getirmelidir.

Filozof taşını araştıran simyacı, aslında maddenin içinde gizlenmiş olduğuna inandığı ruhu özgürleştirmek çabasındaydı ve böyle yaparak, bir bakıma ruh ile fiziksel gerçeklik arasındaki köprüyü kuruyordu.

Kelime anlamı büyük sanat olan Ars Manga, simyada ulaşılan son noktaya (filozof taşı yapabilme yeteneği) giden yolu ifade eder. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir. Metallerdeki hastalığın, kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi, uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi iyi için çalışabilir. Ars Magna, bu anlamı ile ezoterik inisiyasyonu da temsil eder… Ars Magna ile insan tanrısı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir. Simyada son noktaya giden yoldur.

“Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı için amaç felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği “İlk Madde”sini dikkatli seçmek zorundadır. Latince “Materia Prima” diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır.

Felsefe taşı, aydınlanmanın sembolüdür. Bu bağlamda ‘Felsefe Taşı’ da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Farklı kaynaklarda bilgelik taşı ve ışık taşı olarak da adlandırılmıştır.. “Visita interiorae terrae rectificando invenies occultum lapidem” (vitriol) ile anlatılmaya çalışılan içimizde arayıp bulabileceğimiz bilgelik ve akıl taşıdır. Akıl ve hikmetin bileşimidir. İlk kez 3. yüzyılda Zosimos tarafından bahsedilmektedir.

“Visita Interiora Terrae: Toprağın içine kıvrıl, içine seyahat et.

Rectificando: Onu rafine et, yüksek ısılarda kaynat. Onun içindeki diğer malzemeleri ayrıştır.

Invenies: Bulmak. Onu bul.

Occultum: gizem, yani gizemli.

Lapidem: Taş, ama felsefe taşı. Invenies Occultum Lapidem: O gizemli taşı bul.”

Toprakta içe dönerek gizemli taşı bul, onu rektifiye et; arındır. Varlığın kendi içindeki bir şeyi bulup çıkartmasından bahsediyor… Kendi toprağında (varlığında, benliğinde) öyle bir şey var ki onu bulup ortaya çıkarttığın zaman, Aranan O’dur diyor…

Felsefe taşı sembolik anlamda kendi kendini yargılama, vicdani hesaplaşma yani sembolik olarak  ölmeden, ölmek ve bu bedende ve yaşarken ikinci doğuştur. Kendini tanıma, bulduğu felsefe taşını yontmadır. Kendini biliş, zıtlıklardan tamamlayıcılığa yani denge yolunda iyi, doğru ve güzele gidiştir. Kendini tam anlamıyla bilen kişi, kendi vicdanında Tanrı’nın tecelli ettiğini idrak edecektir.

İşte aranan Felsefe Taşı O’dur.

Lapidem’ yani  Taş. Ham bir taş bu. Al onu.
Örneğin bir mermer blok al.
Eee sonra? -Yont onu.
Neden? -Saflaşsın
Saflaştırdım, bitti mi? -Hayır.
Şimdi bunun içinde saklı olanı bul. -Nasıl?
Hani gizliydi? Gizli ise, ben nasıl bulacağım deme hakkım olmalı öyle değil mi? Yoksa o kadar da gizli değil mi? Çünkü bildik taş bu. -Gizli olan taş değildi. Taşın gizledikleri…
Şimdi bir daha bak. Bu mermer taş blok neler saklıyor? Mesela sen Meşhur Michelangelo olsan?.. Ya da bu mermer bloğu sen yontup meşhur olsan?

Ve gelenekte olduğu gibi, biz de bunu bir hikaye ile bağlayalım.

Rumi’nin dediği gibi “Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Naibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters”

Lafı buraya kadar uzattık, süsledik ama hikayemiz aslında bu taş ile ilgili.

Davut’a hayat veren mermer taş blok, tarihin en ünlülerinden olmuştur.

Michelangelo, Davut heykelini daha önce iki heykeltraşın attığı bir mermerden yaptı.

Agostino di Duccio, mermeri 10 yıl bir köşede hiç dokunmadan bekletti. Sonra Rosselino, mermerin üzerinde küçük bir kırık yaptı ve bu mermerle çalışmanın çok zor olacağına karar verdi. Mermer Michelangelo’nun eline geçtiğinde 40 yıldır birinin onu alıp işlemesini bekler haldeydi.

Ünlü heykeltraş Michelangelo’nun 1504 yılında, 4 yıllık çalışma sonucu Floransa Akademisi’nde tamamladığı heykel Davut heykeli.

Michelangelo’nun bu şaheserinin kusursuzlukla özdeşleştirilmesinin asıl sebebi aslen heykelde binbir kusur olmasından kaynaklanıyor desek yanlış konuşmuş olmayız.

En başta alçı maket olmadan yapmıştır Michelangelo bu heykeli. Yani bir örnek kullanmadan, bildiğin mermer bloktan bir insan bedeni çıkarmıştır ince ince işleyerek. Bu gerçi Michelangelo’nun alamet-i farikası, sadece Davut Heykeli’ne özgü bir yöntemi değil. Kalıpsız heykel yontmayı hakkıyla becerebilmek için yapmak istediği heykeli hayalinde su dolu bir küvete yerleştirip küvetin tıpasını çektiğinde suyun alçalmasıyla birlikte ortaya çıkan bölgeleri sırasıyla kafasında canlandırır, sonra bu bölgeleri aynı sırayla blokta ortaya çıkarırmış Michelangelo.

Davut’un yontulduğu mermer blok orta kalitede, lekeli ve öncesinde başka heykeltraşların yontacağım diye mundar edip ortada bıraktığı bir blok. Michelangelo’nun ustalığını konuşturduğu kısım da burası. Michelangelo -literally- artistlik yapıp bu belalı bloğu yontma görevini üstüne alıyor. Ve sonunda malzemeden gelen bin bir kusura rağmen kusursuz bir eser çıkarıyor ortaya.

Ve sonunda ona:

“Kafamda Davut’a dair bir görüntü yarattım ve Davut’a ait olmayan her şeyi mermerden kazıyıp attım.” dediritir.

Michelangelo’nun öyle güzel heykelleri nasıl yaptığını sorarlar, Michelangelo şöyle cevap verir: “Heykeller zaten taşın içinde, ben sadece fazlalıklarını atıyorum”. Vatikan’da San Pietro Bazilikası’nda bulunan “Pietà”, “Musa” ve Floransa’daki “Davud” heykelleri gibi şaheserleri yaratan Michelangelo için, oldukça mütevazı bir söylem. Peki ne demek istemişti Michelangelo bu cümlesi ile…

Daha iyi anlamak için dönemi ve sanatçıyı iyi tanımak gerek. Rönesans’a kadar sanatçı ve zanaatkar arasında pek bir fark yoktu. Her ikisi için de tek bir sözcük kullanılıyordu: “artista”, yani bir sanatı icra eden. Bir sanatçı statü olarak, bir çerçeve ustası ya da bir marangozdan ayrılmıyordu o dönemde. İşi, yalnızca sipariş verenin isteklerini yerine getirmekti. Özgürlükleri ve yaratıcılıkları bu anlamda kısıtlanıyordu ve eserlerindeki yaratıcılık ve düşünceden öte, el becerisi ön plandaydı. Fakat Rönesans’ın dehaları Leonardo da Vinci ve Michelangelo ile bu yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Bu değişimi başlatan ve destekleyen, o dönemde Floransa’yı yöneten, bilime, sanata ve felsefeye önem veren Medici ailesiydi. Neoplatonizm ise egemen olan felsefi akımdı.

Aslında Michelangelo’nun söylediği, dönemin düşüncesine ve felsefesine uygun bir ifade. Ünlü Neoplatoncu Marsilio Ficino’dan bir örnek verelim:“Mesela şu taşı alalım. Görüyor musunuz? Biçimsiz bir taş parçası, hiçbir şeyi temsil etmiyor. Gene de içinde bir ide saklı, bir biçim hapsedilmiş duruyor. Bir heykeltıraşın, yavaş yavaş, bilinçli bir tutumla, ‘fazlalık’ her şeyi çıkarması yeterli olurdu; o zaman, bu taştan olağanüstü bir heykel varlık kazanır, daha doğrusu özgürleşip çıkardı. Ellerimizle değil, sevgili dostlarım, zihnimizle resmeder ya da biçim veririz!”

Medicilerin Floransa’sında büyüyen ve yetişen Michelangelo, Neoplatonist ideallerle sanat felsefesini oluşturmuştur. Sanat felsefesinin temelinde de concetto vardır. Concetto, fikir benzeri bir şeydir, ama yine de fikirden farklıdır. Kuramcı Benedetto Varchi, concetto’yu şöyle açıklıyor: “Yunanca’da fikir, Latince’de örnek, bizdeyse model anlamına gelen şeyi ifade eder; yani, bazı insanların tasarı veya niyet olarak adlandırdığı o biçimi veya imgeyi ifade eder; istemeye, yapmaya veya söylemeye niyetlendiğimiz her şeye dair, imgelemimizde sahip olduğumuz şeyi ifade eder; tam da bu sebeple, yapılabilecek ve söylenilebilecek her şeyin üretken nedeni olan şeyi ifade eder.

Öyleyse concetto, sanatçının niyetidir. Sanatçı bu niyeti, fikri, tasarıyı kafasında oluşturur ve heykele veya resme dönüştürebilir. Eserini yapmaya başlamadan önce, kafasında oluşturduğu şeyi materyalin içine koymuştur ve bu yüzden artık o madde eserin özünü içerir. Böylelikle Rönesans’da sanatçı, sadece el becerisi ile değil aklı ve yaratıcılığı ile ön plana çıkmış ve değer kazanmıştır.

Mevlânâ’nın iki bilinmeyenli ‘Meyve mi, ağaçtan, ağaç mı meyveden sorusuna 3. bir bilinmeyeni kullanarak verdiği meşhur cevabındaki gibi.

Hiç’ der, Mevlânâ ve devam eder. ‘ Bahçıvanın meyvadan muradı olmasaydı ağacı diker miydi? Bu yüzden ağaç meyvedendir.’

Görünüşe değil manaya baktığımızda, yolculuğun yatay değil aşağıya doğru dikey bir harekette olduğu fark edilecektir. Dönüş, tamamlanış ile birlikte yine dikey olarak yüzeye olacaktır. Kendini yeniden doğurup dönebilen, tekrar doğup tamamlanabilen için dikey yolculuk çok önemlidir. Birçokları inmekten çekinir, karşılaştığına sırtını döner, kendi ile objektif yüzleşmez, döndüğünde aynadaki suretine yalan söyler. Simyacının farkı buradadır. O, hem bilinç hem de bilinçdışı dünyasının ustası olmuştur. O sembolik mağaradan, cehennemden, Gayya kuyusundan, sınavdan bir sembol olarak çıkar.

Aranan Felsefe Taşı, ötede değil, bizzat insanın içinde, gönlündedir. Felsefe taşı mutlak olana, tanrısal öze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki Felsefe Taşına ulaşmalıdır. Yaşarken kendinden doğuştur.

Bu felsefe taşı, Hakikatten başka bir şey değildir. İlahi Hakikatin içinde yer aldığı insanın saf ruhuna ulaşılması maksadıyla, Büyük Eser, durmadan yenilenen gayretlerle, araştırmacının bizzat kendisi…

Felsefe Taşını arayışta olan yolcuyu, insana ait hiçbir şey şaşırtmamalıdır; egolarının tahtı ele geçirmesi için ellerinden geleni yapanlar en iyi şartlarda sessizce seyredenler onun tahta kurulması ile çatışmadan beslenen, iki yüzlü, aç gözlü, hırslı, saygısız, kıskanç, haset ve hoşgörüsüz olgunlaşamamış insanlara dönüşürler ve ne yazık ki tüm çağlar boyunca insan çoğunluğu böyledir…

Simyacı gibi öğrencinin, dervişin, sanyasinin, müridin, yoginin peşinde olduğu hazine kendisidir ve belkide arayış doğrusal değildir. Böyle olduğunda Felsefe Taş’ını arayan kişi; hem arayan, hem aranan, hem de aramanın kendisidir… Bu yüzden buldukça da aramaya devam edecektir.

Devam Edecek

Önceki bölümler :
1.Bölüm için tıklayınız
2. Bölüm için tıklayınız

Kaynakça:

– Eliade, Mircea (2018) Mitlerin Özellikleri, Alfa Yayınları
– Eliade, Mircea (2009) Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Kabalcı Yayınları
– Estin, Colette (2003) Yunan ve Roma Mitolojisi, Tübitak
– Campbell, Joseph (1995) Batı Mitolojisi, İmge Kitabevi
– Campbell, Joseph (2009) Mitolojinin Gücü, Mediacat Yayıncılık
– Can, Şefik (2016 ) Klasik Yunan Mitolojisi, Ötüken Neşriyat
– Cornford, F. MacDonald (2003) Sokrates’ten Önce ve Sonra, Ayraç Yayınevi
– Erhat, Azra ( 2015) Mitoloji SözlüğüRemzi Kitabevi
– Kranz, Walther (1984) Antik Felsefe, Sosyal Yayınlar
– Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i (1990 ) Mesnevî- Şerîf, İnklâp  Kitabevi
– Storey, Stephanie (2017) Yağ ve Mermer-Maya Kitap Yayınevi

– https://tr.wikipedia.org

 

Araç çubuğuna atla