Gurudwara

İnsanın Ölümsüzlük Arayışı 4

Arayışımız kronolojik tarihsel olarak olmasa da coğrafi olarak yönünü doğuya döndüğünde Pers İmparatorluğu’nun sınırlarına ulaşır. Ve arayış boyunca bin farklı isimle çağrılmakta olduğunu gördüğümüz taş doğuya doğru ete kemiğe bürünür.

Bu binlerce ismin amacı onu saklamak değil, ifşa etmek olmasına rağmen sembol dilinin çok daha etkin kullanıldığı doğu bilgeliğinde hiçbir zaman gerçek ismiyle, daha doğrusu herkesin bildiği ismiyle adlandırılmamıştır.

Tıpkı Hz.Ali’nin de yüzlerce yıl sonra ifade edeceği gibi “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

Öğrenci ona verilen her “ismin” maddenin belli bir niteliğini, halini veya görünüşünü anlattığını, bu şekilde daha kolay tanınabileceğini unutmamalıdır.

‘Surette kalırsan putperestsin.
Her şeyin suretini bırak, manaya bak.
Hacca giderken hac yoldaşı ara.
Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap.
Onun şekline, rengine bakma; azmine ve maksadına bak.
Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.’

Diyen Mevlânâ talebeye dış görünüşe takılmamasını, özünde saklı manayı aramasını, ona bakmasını öğütler. Ve sorar o manayı nasıl tanıyacağını. Ve gene kıyamazda örtülüde olsa kendi verir cevabı talibe…

‘Kişinin değeri nedir? – Aradığı şeydir!
Eğer sen can konağını arıyorsan bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan sen bir ekmeksin.
Bu gizli bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen anlarsın ki
Aradığın ancak sensin sen.

Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan anlarsın her şeyi;
Neyi arıyorsun sen osun.

Senin canın içinde bir can var o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil aradığını kendinde ara.’

Simyacılar her şeyin ruhani yasayı takip edip ısıyla dönüştüğüne inanırlar. Ateş; keşfinden itibaren tanrısal gücün simgesi olarak kabul görmüştür atalarımızca. Ateş dönüşüm aracıdır. Dolayısıyla diğer elementler arasında bir aracı görevi görür. Kırmızı rengiyle eril prensibi de içeren ateşin yıkıcı ve tahrip edici bir yanı da vardır. Yakıcı olduğu için acı verici özelliği azapla ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Ateş gündüzün hükmedicisi güneşi ve şuuru temsil eder. Dolayısıyla sembolik olarak arınmak ve aydınlanmak ile ifade edilen yüksek bir yanı olduğu gibi ayrıca ihtirasları, azabı ve yıkıcılığı simgeleyen aşağı bir yanı da vardır.

Ateşten bahsedip de Su’dan bahsetmemek olmayacaktı. Su, ateşe zıttır dişil prensibi içerir. Yansıtma özelliğinden dolayı ustalar onu bilgeliğin simgesi olarak görmüşlerdir. Hatırlanması gereken özellikleri soğukluk, gizlilik ve uykudur. Su gecenin hakimi Ay’ı ve şuur altını simgeler. Su değişkendir. Dolayısıyla hayat verici de olabilir, zehirleyici de. Temizleyici de olabilir, kirletici de. Ancak saf hali ile sadece hayat verici ve arındırıcıdır.

“Simyacılar kadim anlayışa bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su, Hava olmak üzere dört elementin varlığını kabul etmişlerdir. Bu dört element bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında, bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir. Simya da elementler arasında sürekli bir de dönüşüm olduğu kabul edilir. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir. Solda dişil taraf, cıva, ay ve pelikan; sağda eril olan, güneş, kükürt, ateş kuşu Anka.

Hz. Mevlânâ’nın kendi volculuğunda ki önemli km taşlarından Feridüddin Attar Mantıku’t-Tayr (Kuş Dili) eserinde çok zengin bir sembolik dil kullanarak Zümrüd-ü Ankayı arayan kuşlarla, Hakikat yolunun yolcularını sürmüştür sahneye temsilen…

Jung’a göre Anka’nın hikayesi’ kendini’nin keşfine giden yoldur.’

Zümrüd-ü Anka, insanın yenilenme sürecine tekabül eden simyasal dönüşümün gerçekleştirilmesinin sembolüdür. “Akıl, yolu keşfederken kalp ise anahtarı bulmak için akla yardım eder” denir.

Simyada “İlk madde”yi elde etmek, tüm madenlerin türediği cevheri elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf şuur halini elde etmek anlamına gelir.

Aranan Felsefe Taşı, uzaklarda değil, bizzat insanın içinde, gönlündedir. Böyle kavrandığında Felsefe taşı mutlak olana, tanrısal öze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen talib, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gönlünde gizli olan Felsefe Taşına ulaşmalıdır.

İlahi Hakikatin içinde yer aldığı insanın saf ruhuna ulaşılması maksadıyla, heykeltraşın taşı yontması gibi vazgeçmeden yenilenen çalışmanın sonucunda arayıcının bizzat kendisi nihai ürün haline gelir. Burada artık hal dilinde aranan bizzat arayandır.

Anka’da ruh gelişim sürecini tamamlar. Zümrüd-ü Anka aynı zamanda kendi mezarı olacak yuvasını yapar ve onu yakarak kendini küle çevirdiğinde küllerinden yeniden dirilir. O kendi varlığını öyle bütünselleştirmiştir ki artık varlığının temeli olarak fiziksel bedenine bağlı değildir. Bu anlamda o öz Benlik’e, Felsefe Taşı’na ulaşmıştır. Talibin bu Yeni Bir Hayat yolculuğu kendini aramak için yola düşmek, sembolik dağa tırmanmaktır. Dağ gökle yerin karşılaşması yani Kaf Dağı’dır. Anka, felsefe taşının kalbinde yer alır. Tinsel değişimin simgesidir.

Yeni bir Hayat, Yeni Bir İnsan için aynı Anka gibi baştan başlamak, yeniden doğmaktır. Bireyin değişim ve dönüşüm süreci sonucunda küllerinden bu kez Yeni Bir İnsan doğar. İkinci bir doğumla yeni bir kimliğe bürünmeyle devam eder yolculuk. Çalışma sadece okuyarak değil, yaşayarak, hissederek içimizde yapacağımız derin düşünce yolculukları ile olacaktır. Düşünme üzerine düşünme tefekkürdür. Engellerden, uçurumlardan basamaklardan geçerek derinliklere inilir…

Çeşitli efsanelere göre Anka, insanlar gibi düşünür ve konuşur. Çok geniş bilgi ve hünerlere sahiptir, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yapar. Tüyleriyle sıvazlayıp yaraları iyi eder.

Dinsel, büyüsel etkileri de olduğuna inanılan Anka ile ilgili inançlar, Çin’den İran mitolojisine ve Müslümanlıktan Hristiyanlığa kadar geniş bir inanç alanına yayılmıştır. Hristiyanlar Phoenix adını verdikleri bu kuş mitinin yorumunu yaparak onu öldükten sonra yeniden dirilmenin simgesi yaparlar. Çinliler ise Anka’yı raks ve müziğin mucidi olarak kabul ederler. Yahudi inançlarına göre ise Anka, çocukları kapıp boğduğu için peygamber Hz. Musa’nın bedduasıyla yok edilmiş ve soyu kurutulmuştur. O günden beri yeryüzünde görünmez. Dünyada her dönemde yalnız bir tane Anka kuşu olduğuna inanılır.

Türk Mitolojisi’nde  “Anka Kuşu” veya “Tuğrul Kuşu” olarak anılan bu kuş Pers mitolojisinde Simurg olarak karşımıza çıkar. İsmi etimolojik olarak Avesta’daki mərəγô saênô “Saêna kuşu”ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş, kartal veya şahin, olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskrit śyenaḥdan çıkarılabilir.

Bir Antik Pers aktarımında Simurg’un kendisini alevlerle kaplayana kadar 1700 yıl yaşar, daha sonraki tanım ve kayıtlarda ise onun ölümsüz olduğu ve Bilgi Ağacı’nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir. İran efsanesine göre, bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca, Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur. Simurg uçuşa kalktığında, bilgi ağacının yaprakları titrer her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurdu. Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de (bu bitkiler yoluyla) insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi edilebileceğine inanılırdı.

Ve gelenekte olduğu gibi, biz de bunu bir hikaye ile bağlayalım.
Rumi’nin dediği gibi;

“Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Naibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters”
Lafı buraya kadar uzattık, süsledik ama hikayemiz aslında bu kuş ile ilgili.

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş…

Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi… İstek, Aşk, Ustalık (Marifet), Kanaatkarlık, Yalnızlık (Tevhid), Hayret(şakınlık) ve Yokluk(Fena) vadileri…

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş…

“Aşk denizi”nden geçmişler önce…” “Ayrılık vadisi” inden uçmuşlar…” “Hırs ovası”nı aşıp, “kıskançlık gölü”ne sapmışlar… Kuşların kimi “Aşk denizi”ne dalmış, kimi “Ayrılık vadisi”nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle…

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye kala kala otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça “si”, “otuz” demektir… murg” ise “kuş”…

Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Devam edecek 
Önceki Bölümler için tıklayınız
Bölüm 1
Bölüm 2
Bölüm 3

Kaynaklar:

– Attar, feridüddin, (2015) Mantık Al-Tayr, İş Bankası Kültür Yayınları
 Batıslam, H. Dilek (2002) Divan Şiirinin Mitolojik Kuşları: Hümâ, Anka ve Simurg” Türk Kül. İnc. Dergisi,
– Büchner, V.F.(1940) İslâm Ansiklopedisi, “Anka” mad., MEB. Basımevi
– Eliade, Mircea (2018) Mitlerin Özellikleri, Alfa Yayınları

– Eliade, Mircea (2009) Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Kabalcı Yayınları
– Campbell, Joseph (2015) Doğu Mitolojisi, Islık Yayınlarıi
– Campbell, Joseph (2009) Mitolojinin Gücü, Mediacat Yayıncılık
– Cornford, F. MacDonald (2003) Sokrates’ten Önce ve Sonra, Ayraç Yayınevi
– Erhat, Azra (2015) Mitoloji SözlüğüRemzi Kitabev
– Kranz, Walther (1984) Antik Felsefe, Sosyal Yayınlar
– Leeming, David (2018) Asya Mitolojisi Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi
– Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i (1990) Mesnevî- Şerîf, İnklâp Kitabevi
– Yıldırım, Nimet (2012) İran Mitolojisi, Pinhan Yayıncılık
– Zerdüşt, (2015),Avesta, Avesta
– Zerdüştün Sırrı (2017) Osman Balcıgil, Destek Yayınları
– https://tr.wikipedia.org

Araç çubuğuna atla