Kendinle Uyum İçinde Olmak 3

2. ŞARTLANDIRMA:

İkinci tabaka ise şartlanmadır. Sosyal, politik, dini, ideolojik inanç sistemleri. İnanç sistemleri seni iletişimden alıkoyar. Eğer sen bir Hindu isen ve ben de bir Müslüman isem, anında bir iletişimsizlik oluşur. Eğer sen bir insansan ve ben bir insansam, bir iletişim oluşur. Ama eğer sen bir komünist ve ben de bir faşistsem, iletişim durur. Bütün inanç sistemleri iletişimi yok eder. Ve hayatın kendisi iletişimden başka bir şey değildir. Ağaçlarla iletişim kurmak, nehirlerle iletişim kurmak, güneş ve ay ile iletişim kurmak, insanlar ve hayvanlarla iletişim kurmak. Bu, iletişimdir. Hayat, iletişimdir.

İnanç sistemleri, üzerinde yük olduğu zaman diyalog ortadan kalkar. Nasıl diyaloğa girebilirsin? Sen zaten mutlak doğruluğuna inandığın fikirlerle dolusun. Diğerlerini dinlediğin zaman, sadece nezaket gösteriyorsun. Aksi halde dinlemiyorsun. Sen neyin doğru olduğunu biliyorsun ve bu kişinin sözünü bitirmesini bekliyorsun. Sonra üzerine atlıyorsun. Evet, bir tartışma olabilir ama bir diyalog olamaz. İki inanç arasında diyalog olasılığı yoktur. İnançlar dostluğu yok eder, insanlığı yok eder, iletişimi yok eder.

O yüzden eğer görmek, duymak ve dinlemek istiyorsan, o zaman bütün inanç sistemlerini bırakman gerekir. Bir Hindu olamazsın. Bir Müslüman olamazsın. Bir Hıristiyan olamazsın. Bu tip saçmalıklara yönelemezsin. İnançsız olacak kadar aklı başında olmalısın. Kendi inanç sisteminin yarattığı bir kafeste, sen başkalarına ulaşamazsın, başkaları da sana ulaşamaz. İnsanlar penceresiz evler gibi dolaşıyor. Evet, bazen yakınlaşıyorsunuz. Bazen birbirinizle çarpışıyorsunuz. Ama asla buluşmuyorsunuz. Evet, bazen dokunuyorsun, ama buluşmuyorsun. Konuşuyor ama iletişim kurmuyorsun. Herkes kendi şartlandırmaları içinde hapis kalmıştır. Herkes kendi hapsini kendi etrafında taşıyor. Bunu bırakmak gerekir.

İnançlar kibirlilik yaratır ve insan korktuğu için arayışa son verir. Belki inancına karşı olan bir şeyle karşılaşırsın. O zaman ne olacak? Bütün sistemini rahatsız edecek. O yüzden araştırmamak en iyisidir. Sıkıcı, ölü ve tanımlı bir dünyada sıkışıp kal. Asla ötesine geçme.

İnanç sana “miş gibi” türünde bilgi sunar. Biliyormuş gibi. Hiçbir şey bilmiyorsun. Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Ama o konuda belirli bir inancın var. Gerçek hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Ama gerçek hakkında bir teorin var. Bu, “miş gibi” durumu tehlikelidir. Bu, zihnin bir çeşit hipnotize olmuş halidir. Erkekler ve kadınlar farklı şekillerde olsa da, şartlandırılmışlardır. Erkekler agresif, rekabetçi, egoist ve maniple edici olmaya şartlandırılıyor. Erkek, farklı bir iş için hazırlanmıştır. Sömüren kişi, baskıcı kişi, hükümdar kişi olmaya. Kadınlara köle olma inanç sistemi verilmiştir. Onlara nasıl boyun eğecekleri öğretilmiştir. Onlara çok çok küçük bir dünya verilmiştir. Evin içi. Bütün hayatları ellerinden alınmıştır. Ancak inanç sistemi oturduktan sonra, kadınlar kabullenip ona bağlı kalıyor ve erkekler de kendi inanç sistemlerini kabullenip, ona bağlı kalıyor.

Erkeklere ağlamamaları öğretilmiştir. Göz yaşları erkeksi değildir. O yüzden erkekler ağlamaz. Bu ne biçim bir aptallıktır? Ağlamak ve göz yaşı dökmek, bazen çok büyük bir terapidir. Buna ihtiyaç vardır, bir gereksinimdir, insanı hafifletir. Erkek üzerinde bir ağırlıkla yaşar çünkü ağlayamaz. Ağlamak erkeklere göre değildir. Kadınlara ise ağlamak ve göz yaşı dökmek öğretilmiştir. Tamamen kadınsı bir şeydir. O yüzden onlar hiç gerek olmadığı zamanlarda bile ağlar, göz yaşı döker. Bu sadece bir inanç sistemi. Bunu bir manipülasyon stratejisi olarak kullanıyorlar. Kadın, tartışarak kocasından üstün duruma geçemeyeceğini biliyor. Ama ağlayabiliyor. Bu işe yarıyor ve argümanını öyle sunuyor. Erkekler, bir şekilde bozulmuştur ve ağlayamaz. Kadınlar, başka şekilde bozulmuştur ve ağlamayı bir hakim olma stratejisi olarak kullanır. Ağlamak, politize edilmiştir. Ve göz yaşları politik olduğu zaman bütün güzelliğini kaybeder, çirkinleşir.

İkinci şartlandırma, kurtulması en zor olan şeylerden biridir. Bu da komplekstir. Senin belirli bir siyasi ideolojin, belirli bir dini ideolojin ve binlerce başka şeyin bir araya geldiği bir zihnin var. Onlar senin o kadar yakın bir parçan olmuştur ki, kendini ayrı göremezsin. “Ben Hindu’yum” dediğin zaman, “Hinduizm adında bir inancım var” demiyorsun. Hayır, “ben Hindu’yum” diyorsun. Hinduizm ile özdeşleşmişsin. Eğer Hinduizm tehlikedeyse, kendini tehdit altında görürsün. Eğer biri bir tapınak yakarsa, tehlikede olduğunu düşünürsün. Ya da eğer, sen bir Müslüman isen, biri Kuran’ı yaktığı zaman kendinin tehlikede olduğunu düşünürsün.

Bu inanç sistemlerinin bırakılması gerekir. O zaman anlayış artar, araştırmaya hazır olma ve masumluk artar. O zaman çevrenizde bir gizem, şaşkınlık ve hayret duygusu oluşur. O zaman hayat, bilinen bir şey değil, bir macera olur. O kadar gizemlidir ki, sürekli keşfedebilirsin. Bunun sonu yoktur. Ve hiçbir inanç yaratmazsın. Sadece bilmeme durumunda kalırsın. Bu, bilmeme hali konusunda Sufi’ler ısrarcıdır. Zen ustaları da öyle.

Sürekli bilmeme durumunda kal. Eğer bir şeyi bilirsen, ondan bir inanç çıkarma. Onu bırakıp yoluna devam et. Seni kuşatmasına izin verme. Aksi halde er ya da geç üzerinde sert bir kabuk oluşturacak ve hayata ulaşamayacaksın.

Her zaman çocuksu kal. O zaman iletişim mümkün olur. Diyalog mümkün olur. Bilmeme durumunda olan iki insan konuşursa bir buluşma olur. İletişim kurarlar. Gizleyecek hiçbir şey yoktur. Beni ancak bilmeme durumunda olursan anlayabilirsin. Çünkü ben sürekli bu haldeyim. Benimle iletişim kurmak, ancak inanç sistemlerini bırakırsan mümkün olur. Aksi halde yolunuzda engel oluştururlar.

Osho / Sezgi

 

Share on Facebook0Share on Google+0Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn0
Araç çubuğuna atla