Kendisiyle Hesaplaşamayan Toplum

Yengeç Sepeti

Bizim  bugün acil olarak dünyamız da hakim kozmik yasaları hatırlamamızda büyük yarar var.

Aynı yerçekimi yasası gibi bu yasalar da biz onları fark etmesek de işliyor. O yüzden hatırlarında bir sis perdesinin ardında  kalanlarımız içinde yasalar bilgisini güncellemek elzem.

Ben şimdilik DEĞİŞİM YASASI’ndan bir alıntı ile başlamak istiyorum.

‘‘Doğanın ritmi, dönemleri, devirleri  vardır.

Mevsim dönemleri, yıldızların ritmi, gel-git hareketinin devreleri gibi. Mevsimler birbirini itmez. Bulutlar gökyüzünde yarış etmez. Her şey kendi zamanında olur. Tıpkı yükselen ve alçalan okyanus dalgaları gibi.’

……

‘…Her şey için en uygun ve en az uygun zaman vardır. Kapılar açılır ve kapanır; enerjiler yükselir ve düşer. Bir anda ve hızlı olur. Enerjinin düşüş anına rastlayan düşünce veya eylemin hayata geçmesi ise gerektiğinden fazla zaman alır. O zaman Değişim Yasası, Eylem Yasasıyla birleşerek bilgeliğin bir parçası olan sabrı öğretir.

Ne zaman harekete geçmen, ne zaman durman gerektiğini, ne zaman konuşman, ne zaman susman gerektiğini, ne zaman çalışman, ne zaman dinlenmen gerektiğini ne zaman enerjinin yükseldiğini veya bir sonraki yükselen dalgayı beklemen gerektiğini sana içindeki bilge söyler.

Orta doğuda Çok bilinen bir hikaye vardır: Hikayenin kahramanı Kral Solomon içinde müthiş bir karmaşa hissediyor, daha sade ve huzur dolu bir yaşamın özlemini çekiyordu. Bir gün ülkesinin en iyi kuyumcusunu çağırarak, kendisine, içinde her zaman ve her koşulda geçerli, uygun ve doğru olan sözler yazılı sihirli bir yüzük yapmasını istedi; yazılan sözün hem acıların hafiflemesini hem de acı çeken kişinin bilgece bir bakış açısı kazanmasına yardımcı olması gerekiyordu. Usta kuyumcu özel bir yüzüğü hemen yaptı ama ancak günlerce düşündükten sonra yüzüğe yazacağı sözde karar kılabildi.

Kuyumcu yüzüğü Kral Solomon’a sundu. Kral yüzüğü aldı elinde şöyle bir çevirdi ve hemen akabinde merakla içinde yazan yazıya baktı.

Yüzüğün içindeki yazı şuydu: Bu da geçecektir!

Mevsiminde üstü silme meyveye kesmiş bir ceviz ağacı üzerinden hiç taze yeşil bir ceviz koparıp ta yediniz mi?

Ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın,  açmakta zorlanmışsınızdır sanırım? Yeşil kabuğu önce parmaklarınızla sonra  bulduğunuz iki taşın arasına koyarak açmaya çalıştığınızdan adım gibi de eminim.

Sonunda sert ve kenarı keskin bir taş bularak kabuğu kırmaya çalıştınız değil mi?

Ama birde yeşil kabuğundan arınmış, iyice kurutulmuş geçen yılın ürünü iki cevizi nasılda elinizin arasına alıp ta kırdığınızı hatırlayın…

Burada, hayatı kolaylaştıracak basit gerçekleri seninle paylaşmak için varım. Ama sana aydınlanma vaat edemem. Onun kendine göre bir zamanı var. İnsanlar, ceviz kabuğu gibidir: eğer yanlış zamanda açmaya çalışırsan açmak neredeyse imkansızdır. Ama bir kez olgunlaştığında doğru yerine hafifçe dokunmak bile açılması için yeterlidir. Günlük yaşam sizin olgunlaşma sürecinizdir. Bir gün biri ya da bir şey size uygun dokunuşu sağlayacaktır.’’

Bu Kozmik yasalarla ilgilenenler ve detaylı hatırlamak isteyenler;

www.zamanyolcusu.com/yasalar.htm linkinden ayrıntıları okuyabilirler.

Günceleme nedeniyle aktardığım  ve aşağıda alıntıladığım Dr.Erdal Atabek’in yazısı bana uygun dokunuş gelmişti, Belki şimdi aynı etkiyi hepimize  verebilir.

“Kendisiyle hesaplaşamayan insan“ rahatsızlık duyar ve sürekli olarak “hesaplaşacak birileri”ni arar. Bu davranış, içinde yaşayan rahatsızlığı başka birine aktararak rahatlama isteğinden kaynaklanır. Ama bu biçimde açıklanamadığı için, bu “kendi içinde rahatsız kişilik” kendi dışına “meselesi olan insan” gibi yansır. Bu durumdaki kişi hep “birileriyle uğraşır”, “bir şeyleri dert edinir, “başkalarının dertlerini temsil eder.” Aslında “derdi kendisidir ve “kendisiyle hesaplaşmaktan kaçmaktadır.”

Kendi içinde hesaplaşamayan insan, kendi ailesi içinde hesaplaşamayan insan, bu alanların dışında görülecek hesapların peşinde koşmak zorundadır. Bu hesaplaşmalarda da ne denli acımasız, ne denli öfkeli, ne denli şiddetten yana davranırsa o ölçüde kendi sorununu unutmaktadır. Eğer bir noktada “kendisiyle hesaplaşmak zorunda kalırsa” durum “yengeç sepeti”‘ne dönmekte, işler karışmaktadır. Böyle bir durumda kalan kişi, kendi sorumluluğuyla başa çıkamamakta, çok üzüldüğü halde bir şey yapamayan, öfkesini ya kendine ya yakınındaki birine yönelten davranışlara girmektedir.

İşte, bu insanların toplumu da “kendisiyle hesaplaşamayan toplum” olmaktadır.

Bizim toplumumuz, hiçbir gerçeğiyle hesaplaşamayan toplum olmaktadır. Hiçbir politik dönemin hesaplaşması yapılamamıştır. Hiçbir sosyal olayın hesaplaşması yapılamamıştır. Türkiye sağı da, solu da kendi içinde hesaplaşamamıştır. İhtilaller, askeri darbeler yapılmış, hesaplaşılmamıştır. Siyasal partiler kendi içinde hesaplaşamamıştır. Susurluk çetesi ortaya çıkmış, hesaplaşılamamıştır. Toplumun temel eksenlerine ilişkin hiçbir konuda hesaplaşma yaşanamamaktadır.

Bu durumda “hesaplaşma”, bu konuların dışına kaydırılmakta, böylece toplumsal rahatlama sağlanmaktadır. Son olarak gündeme sunulan “doktor tacizi” olayı da böyle bir “öfke boşaltarak” rahatlama noktası oluşturmuş, toplumsal linç psikolojisi yaratmıştır. Kendi cinselliğini tanıması yasaklanmış, konuşması yasaklanmış, tartışması yasaklanmış bir toplum, bastırılmış dürtülerin şiddetlendirdiği merakın dönüştüğü bir “dikizle”olayı hazla izlemiş, içindeki suçluluk duygusunu da öfkeye dönüştürerek kendini aklamıştır. Erkeğin taciziyle kadının tahrik ve teşviki arasındaki örtülü etkileşim, olayların seli arasında kaybolup gitmiştir. Düşünmek gerekir ki, bu toplumdaki “cinsel eğitim boşluğu”, “cinsel cehalet’, “cinsel korkular“ hiçbir zaman toplum gündemine gelememiştir. AIDS konusu bile afişle uyarıdan öteye gündem konusu olamamıştır.

İnsanımız neden böyle davranıyor?

İnsanımız neden “kendi iç hesaplaşmalarını” yapamıyor da bu hesabı kendi dışına aktararak rahatlamaya çalışıyor?

Bunun nedeni, “insanımızın içindeki korku“dur. Aşırı korunarak yetiştirilmiş insanımız hiçbir zaman “kendisi olamıyor. Hep başkalarının gözünde var olarak yaşamaya alıştığı için de her çareyi kendi dışında arıyor. Hayatının ilk dönemlerinde sorumluluk verilmediği için kendi sorumluluğunu taşımayı öğrenemediği için, sonraki yaşamında da sorumluluk alamıyor. Kendisiyle hesaplaşabilmek, ağır bir sorumluluğu üstlenmektir. Kendi yaptıklarını ve yapmadıklarını görebilmek, sorumluluğunu kabul etmek ve üstlenmektir. Böylece, kendi sorumluluğunu alabilen insan, kendi hayatını da yönetme gücünü kazanır. Bizim insanımız ise hep başkaları tarafından korunmaya alıştırıldığı için kendi sorumluluğunu alamıyor, taşıyamıyor, kendi hayatını da yönetemiyor.

Bütün bunları önce ailesinden bekliyor, sonra ailenin yerine devlet geçiyor, siyasiler geçiyor, aydınlar geçiyor, hükumet geçiyor, ordu geçiyor. İnsanımız kendinden bir şey beklemediği için istediği her şeyi kendi dışındaki kişilerden ve kurumlardan bekliyor. Olay budur.

insanımıza kendine güvenmeyi öğretebilecek miyiz?

İnsanımıza kendi olmayı öğretebilecek miyiz?

İnsanımıza kendini eleştirmeyi öğretebilecek miyiz?

İnsanımıza kendi sorumluluğunu öğretebilecek miyiz?

İnsanımıza kendini denetlemeyi öğretebilecek miyiz?

İnsanımıza kendini yönetmeyi öğretebilecek miyiz?

Eğitimimiz, kültürümüz bu yönde gelişecek mi?

Eğer bütün bunlar olamayacaksa, futbol sahalarına koşun, ekran başına geçin.

Kendinizden başka herkese kızın.

Kendinizden başka herkese öfkelenin.

Kendinizden başka herkesi suçlayın.

Ve rahatlayın.

Dr.Erdal Atabek

24 Mart 1997 

Share on Facebook0Share on Google+0Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn0
Araç çubuğuna atla