Gurudwara

Lucia’nın Teni

Zor günler yaşıyoruz doğru. Ve bu zor günleri konuşurken fark ettik ki bizlerden bir yandan sağlığımızı özgürlüğümüze tercih etmemiz beklenirken, bir yandan adalet yerine eşitlikle yetinmemiz isteniyor.

Bu sabah Yoga Dergisi Editörlerinden ve Gurudwara Ashram’ın lider eğitmenlerinden Hande Gür ile özelde, yoga eğitmeni Dr. Manyavati Melis Altınay‘ın Yoga Dergisi’nin Turkcell Dergilik uygulaması Nisan özel sayısında yer alan Coronavirus Bize Ne Anlatıyor? yazısı ile ilgili ve genel olarak hayata dair sohbet ederken çıktı bu cümleler.

Dr. Manyavati  bu çok özlü yazısında hayatının son yıllarını inme sebebiyle hareket kısıtlılığıyla geçiren Ram Dass’ın kendisi ile yapılan bir röportajda “İnme, beni daha da içime itti ve bu olağanüstü. İnme geçirmenizi istemem tabii ama inmenin lütfunu yakalamanızı isterim.” dediği değerli sözlerini hatırlatmış ve ‘Ben de Coronavirüs ile enfekte olmanızı istemem tabii ama bu süreçte hepimizin kaynağa dair farkındalığımızın artmasını isterim. Bazen bir hastalık, bu bir pandemi de olsa, bir lütuftur.’ diyerek yazısını güçlü bir yorumla bitirmişti.

Hande Gür hoca aynı zamanda Sosyoloji Doktorasına devam ediyor.  Bu nedenle ‘Gerçekten de sağlığı özgürlüğe, eşitliği adalete tercih etmemize dair bir psikolojik manipülasyon eğilimi var dünya üzerinde.’ tespiti üzerine biraz daha kafa yormak istedim.

Ve Dr. Manyavati korona salgınının yarattığı  psikolojik atmosferi aynı zamanda farkındalığımızı artırarak egomuzu, ‘Sahte Benliğimizi’ sorgulamaya dönüştürebiliriz diyerek bu psikolojik manipülasyonun anti tezini  ve krizden bir kez daha yükselerek çıkış yolunu da gösteriyordu.

Eş zamanlı olarak sanal gruplarımızdan birinde yapılan bir sohbete yoga eğitmeni Dr. Sangita Arya Doğan şöyle bir tesbitte bulunuyor.

“Hekim, Hâkim, Hakem üçü de aynı kökten geliyor. Hüküm veren meslekler ve üçü de asla aynı olayla tekrar karşılaşmıyor ve her zaman yeni daha önce yaşanmamış şeylerle muhatap oluyorlar. Öyledir ki hepsinin de en iyileri genelde yaşlı olanlar oluyor. Çünkü bu meslekler sadece kitaptan okuyarak geliştirilemiyor tecrübe gerekiyor.”

Hekim, Hâkim ve Hakem her üçü de hak bölüştüren, söz sırası onlara geldiğinde haktan yana davranışı öğütleyen, karar aşamasında öyle davrananlardır. Hekim hasta hakları kadar, hasta bedenin, salgınlarda ise hasta kadar toplumunda hakkını da gözetir. Hâkim davada adaleti tesis için, tarafların her biri için adil olabilmek maksadıyla, kul hakkı için, kamu hakkı için kılı kırk yarar. Hakem tarafların hakkını korumak için verdiği kararla haksızlık oluşturmadığından, hak geçmediğinden emin olmak zorundadır. Yani yürekli, korkusuz, adil olmak en zor kararlarda bile vicdanlarının sesini dinlemek mecburiyetindedirler.

”Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil… Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol; silenlerden değil.” diyen ‘Şems-i Tebrizi’nin öğüdü boşuna değil.

Tesadüfe bakın ki bu üç isimde sevgili öğrencilerim, yol arkadaşlarım. Bugün iki ayrı sohbette tam bir öğretmene yakışır basiretli yaklaşımlarıyla içimde çiçekler, yüzümde gülücükler açtırdılar. Umut kuşum iki kanadını da aynı anda aynı frekansla ritmik bir şekilde çırptı.

Çoğu zaman Gurudwara Ashram’ımıza gelen ziyaretçilerden sohbetin bir anında, aslında soru olmayıp bir niyet belirten ama soruyum, merak doluyum diye bağıran içten bir cümle dillenir. Buraya bir kedi, belki de bir köpek ne güzel yakışır. ” ve bende aynı içtenlikle ayrı ayrı zamanlarda bir kedimizin ve köpeğimizin olduğunu; Leydi’nin yaşlılıktan Tarçın’ın ise zehirlenerek öldüğünü anlatır o gün bugün eş zamanlı olarak iki ayrı kutupla; kokularından, korkularından ve güzelliklerinden dolayı daha çok çiçek ve daha çok ‘insan’ sevmeyi seçtiğimi aktarırım bir umut…

Tom Robbins’in ‘Parfümün Dansı’nda söylediği gibi;

“Umudum şu: Bazı bireyler her zaman sanatsal ve sosyal döngünün dışına çıkabilmişlerdir. İşte bireye duyduğum sevgi ve saygının, genel olarak insanlığa duyduğum sevgi ve saygıdan daha büyük olmasının nedeni budur.”

Pir’imin dediği gibi.

Üzülme der Mevlânâ ve devam eder;

“Bir yandan korku bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır.”

Ve gelenekte olduğu gibi biz bunu bir hikâye ile bağlayalım.

Rumî’nin dediği gibi ”Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters.”

Albrecht Brümmer bahçıvandı. On üçüncü yüzyılın başlarında bir seyisin oğlu olarak gelmişti dünyaya. Babası Kunz, Brandenburg elektörü Henkel’in ahırlarında çalışıyordu. Görevi, elektör’ün sekiz atına bakmaktı.

Henkel, atlara ve güllere düşkündü. Bu düşkünlüğü nedeniyle Kunz’a özel ilgi gösteriyordu. Ona ahırların yanında büyük bir ev yaptırmış, oğluyla birlikte sıkıntı çekmeden yaşamasını sağlamıştı.

Annesini hiç tanımamıştı Albrecht. Kadın, onu dünyaya getirirken ölmüştü çünkü. Elektör hemen bir süt anne buldurmuş, Kunz ile oğluna bakmaları için de sarayından bir hizmetçiyi görevlendirmişti.

Albrecht, atlar ve çiçekler arasında büyüdü. Babasından atları, sarayın üç bahçıvanından çiçekleri öğrendi.

Üç bahçıvandan biri sadece güllerle ilgileniyordu. Yaşlı bir adamdı. Seyisin oğluna ‘güle bakma sanatı’nın bütün inceliklerini gösterdi. Ölüm döşeğinde de güllerini ona emanet etti. Elektör, Albrecht’e güvenemedi önce. Güllerine öteki bahçıvanların bakmasını istedi. Ama bir sabah gül ağaçlarından birindeki çiçeklerin boyunları bükük olduklarını görünce öfkelendi. İki bahçıvanı gül bakıcılığından azletti, bu görevi Albrecht’e verdi.

Delikanlı, kısa sürede, babası gibi, Elektör’ün güvenini, sevgisini kazandı. Olağanüstü dirilikte, parlaklıkta güller yetiştirdi.

Bir akşam Elektör’e Sicilya güllerinden söz edildi. Lucia’nın Teni olarak adlandırılan yeni bir gül türü yetiştirildiği, bu türün kokusunun dünyada başka hiçbir gülün kokusuna benzemediği söylendi.

Brandenburg Elektörü yolculuk hazırlıkları yapılmasını buyurdu. Sicilya’ya gidecekti. Albrecht’i yanına alacaktı.

***

Bir ay sonra Kont Salieri’nin konuğu olarak Sicilya’daydılar.

Lucia’nın Teni’nin bir düş ürünü olduğu anlaşıldı. Sicilya’da kimsenin böyle bir gülden haberi yoktu. Kont Salieri, üç adamını Albrecht’in yanına katıp Napoli’ye yolladı. Güney İtalya’da da Lucia’nın Teni bulunamadı.

Ama Albrecht, Lucia’yı buldu…

Salernolu bir kızdı Lucia. Annesiyle babasının ölümünden sonra Napoli’ye, teyzesinin yanına sığınmıştı. Çalıştırdıkları pide fırınına gelen, dilini bilmediği yabancı müşteriye gönlünü kaptırdı. Albrecht de ona tutuldu. Bakışlarla, dokunuşlarla anlaştılar. Delikanlı Sicilya’ya dönünce bütün cesaretini toplayıp Elektör’e Lucia’dan söz etti.

Hiç duraksamadı Elektör. Hemen ertesi gün kendi adamlarından ikisini Kont Salieri’nin kâhyasıyla Napoli’ye gönderdi. Lucia’nın teyzesi, armağanlarla gelen üç ziyaretçiyi şaşkınlıkla karşıladı. Yeğenini, Kont’ların, Elektör’lerin güvenini kazanmış sağlıklı bir delikanlıyla evlendirmekten kıvanç duyacağını bildirdi.

Albrecht’le Lucia, Sicilya’da görkemli bir törenle evlendiler. Güz gelince de, Elektör ile birlikte Brandenburg’a gittiler.

Albrecht’in babası gelinini sevgiyle kucakladı. Lucia da onu öz babası gibi sevdi. Evi çekip çevirmeye koyuldu. Kısa sürede kocasının dilini de, güllerin dilini de öğrendi. Mutluydu. Albrecht’de sadece kendisinin olan Lucia’nın Teni’ni bulduğu için mutluydu.

Bir de çocukları olabilseydi…

Sekiz yıl sonra yaşlı Kunz öldü. Çok sevdiği babasının ölümüyle birlikte Albrecht’in yaşamı da değişecekti.

***

Seyisin toprağa verildiği gün Elektör’ün konukları vardı sarayda. Baş konuk Wittenburg yargıcı Von Tronka’ydı. İçkiye düşkün bir adamdı yargıç. O gece yemekte kendini yitirecek kadar şarap içip sarhoş oldu. Temiz hava alması için bahçeye çıkardılar onu. Yargıç, bir gül ağacının altında kocasıyla sessizce oturan Lucia’yı görünce kendini tutamadı, ona sarkıntılık etti.

Albrecht babasının acısıyla zaten dolu doluydu. Dayanamadı, yargıcın üstüne yürüdü. Yargıcın adamları Albrecht’i dövmeye başladılar. Lucia kocasını kurtarmak için atıldı. Yargıç Von Tronka’nın kâhyası, Lucia’ya bir tokat attı. Albrecht, bağırarak kâhyayı öldüreceğini söyledi. Araya Elektör’ün kendisi girmeseydi yargıcın adamları Albrecht’i öldüreceklerdi.

Elektör, Lucia’yla kocasını evlerine gönderdi. Güçlükle bile olsa, yargıcı yatıştırmayı başardı.

Bu olay kısa sürede unutulacaktı. Yargıç Von Tronka’nın kâhyası ertesi sabah yatağında ölü bulunmasaydı… Kalbine bir bıçak saplanmıştı.

Albrecht tutuklandı. Wittenburg’da yargılandı. Suçsuz olduğunu söylemesinin yararı olmadı. Von Tronka tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Ama onu çok seven Brandenburg Elektörü gücünü, etkisini sonuna kadar kullanarak İmparator II. Friedrich’e kadar uzandı, cezayı ömür boyu hapse çevirtti.

Albrecht, yirmi sekiz yıl kaldı zindanda. O süre içinde Lucia’yı görmesine hiç izin verilmedi.

Elektör Henkel, Lucia’yı bırakmamış, güllerin sorumluluğunu ona yüklemişti. Lucia, kocası kadar başarılı değildi bu konuda. Ama Elektör’ün pek aldırdığı yoktu artık. Boynu bükükler bir yana, solan gülleri bile görmezden geliyordu.

***
Yirmi sekiz yıl sonra Yargıç Von Tronka’nın kahyasını Albrecht’in öldürmediği anlaşıldı.

Olay gecesi Elektör’ün sarayında bulunan kâhyanın arkadaşlarından biri, ölüm döşeğinde günah çıkartmak için oturduğu köyün papazını çağırtmış, katilin kendisi olduğunu itiraf etmişti. Kâhyayla uzun süredir kavgalı olduklarını, o gece aralarında çıkan bir tartışmadan sonra onu uykusunda bıçakladığını söyledikten sonra can vermişti.

Papaz işittiklerini Elektör’e aktardı. Elektör’ün aralıksız iki ay süren çabaları sonunda Albrecht aklandı, serbest bırakıldı.

Mutlu değildi Albrecht. Lucia’sına kavuşmuştu yeniden, ama mutlu değildi. Yirmi sekiz yılını yitirmişti; o yılların hesabını kimden soracaktı?

“Boşu boşuna yirmi sekiz yıl yattım,” dedi Elektör’e. “Özgürlüğümü elimden aldılar. Ne zaman ölürüm, bilemem. Ama öldüğümde yirmi sekiz yıl daha az yaşamış olacağım.”

Elektör, “Adaletin terazisi bazen yanlış tartar” dedi. “O yılların acısını unutmaya bak. Önündeki yılların mutluluk içinde geçmesini sağla.”

“Elli dört yaşındayım,” dedi Albrecht. “Yaşamımın yarısından çoğu yok oldu. Yalnız benden değil, eşimden de yirmi sekiz yıl çaldılar. Ben kendi yirmi sekiz yılımı unutayım, ama eşimin yitirdiği o yılların hesabını kim verecek?”

Elektör, elden bir şey gelmeyeceğini söylediyse de onu yatıştıramadı.

Artık başka bir insan olmuştu Albrecht. Gülmüyor, konuşmuyor, güllere bile bakmıyordu. Gün boyu evinden çıkmıyordu.

***

Altı ay kadar sonra İmparator II. Friedrich, Brandenburg Elektörü’nün sarayını onurlandırdı. Ülkeyi dolaşmaya çıkmıştı. İki gün Henkel’in konuğu olacaktı.

İkinci gece şölen sonlarına doğru Albrecht belirdi salonda. Elektör’ü bile selamlamadan İmparator’un yanına gitti.

Başka zaman olsa, II. Friedrich onu tersler, huzurundan kovardı. Ama hem gördüğü konukseverliğin hoşnutluğu, hem de şarabın esrikliğiyle hoşgörülü davrandı.

Gülerek, “Kimsin sen?” dedi. “Böyle paldır küldür aramıza dalıyorsun… Beni tahttan mı indireceksin yoksa?”

Elektör, Albrecht’in kim olduğunu söyledi, başına gelenleri anlattı.

“O alçak Von Tronka mı yargıladı seni?” dedi İmparator. “İhtiyar çapkın?”

Elektör’e döndü sonra: “Hâlâ yaşıyor mu o mendebur herif?”

“Yaşıyor,” dedi Elektör. “Ama evinden çıkamayacak kadar yaşlı.”

İmparator, olanları bir de Albrecht’ten dinlemek istedi.

Albrecht her şeyi ayrıntılarıyla anlattı. Sözünü, “O yılların hesabını istiyorum” diye bitirdi.

Cesareti İmparator’un hoşuna gitti. “Ne yapacağız peki?” diye sordu. “Zamanı geriye döndüremem ki.”

“Ben yirmi sekiz yıl yattım,” dedi Albrecht. “Devletten yirmi sekiz yıl alacağım var. Bana bir belge verin. Devletin bana yirmi sekiz yıl borcu olduğunu belirtin.”

İmparator duraksamadı bile. Bir kahkaha attı. Yaverine, “Bana mührümü getir,” dedi.

Sonra devletin Albrecht Brümmer’e yirmi sekiz yıl borçlu olduğunu, ilerideki alacaklarından bu borcun düşüleceğini yazdırdı, belgenin altına da mührünü bastı.

Yeniden kaldırılan kadehler ve gülüşmeler arasında belge Albrecht’e verildi.

***

Bir hafta sonra bütün ülke, Albrecht Brümmer adlı bir adamın, emekli yargıç ihtiyar Von Tronka’yı evinde bıçaklayarak öldürdüğü haberiyle çalkalandı.

Hemen tutuklandı Albrecht. Duruşmaya çıkarılınca da yargıca İmparator’dan aldığı belgeyi uzattı. “Ben cezamı önceden çektim” dedi. “Devletle alacağım vereceğim yok.”

“Yasalarda da böyle bir şey yok,” dedi yargıç.

“Ben bilmem,” dedi Albrecht. “Yasalar insan yaşamını, insan güvenliğini, insan onurunu korumak için düzenlenir. Yazıya dökülmese bile, temelinde bu ilke vardır. Ben de bu ilkeye sığınıp, İmparatorumuzdan aldığım izinle adam öldürdüm. Bana ceza veremezsiniz, çünkü haksız yere zaten vermiştiniz. Şimdi borcunuzu ödemenin zamanı geldi.”

Duruşma altı hafta sürdü. Bu süre içinde hukukçulara danışıldı. II. Friedrich’e başvuruldu. Sonunda, dünya hukuk tarihine geçecek karar verildi:

“Cezasını önceden çekmiş olduğundan salıverilmesine…”

Albrecht, Brandenburg’a döndü. Elektör onu büyük sevgiyle karşıladı. Yatağından çıkamayacak kadar yaşlıydı artık. Oğlunu çağırdı. “Ben ölürsem bu adada, eşini de hoş tutacaksın, onları kendi annen-baban gibi sayacaksın” dedi.

Elektörün oğlu zaten neredeyse Lucia’nın kucağında büyümüştü. Babasının bu vasiyetine bile gerek yoktu.

Albrecht büyük bir tutkuyla güllere sarıldı yeniden. İnanılmaz güzellikte güller yetiştirdi. Özel aşılamalarla yarattığı mor bir güle de Lucia’nın Teni adını verdi.

O arada bir oğlu, bir de kızı dünyaya geldi. On dördüncü yüzyıl başlarında öldüğünde, üç torun sahibi ihtiyar bir büyükbabaydı.

 

Tabii burada bir not düşüp enteresan bir eş zamanlılıktan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Hikaye de bahsi geçen Kral II.Frederich bir değirmenciyle yaşadığı toprak tartışmasında  Değirmenci Sans-Souci’nin  ‘Sen kralsın ama Berlin’de hakimler var.’ diyerek gerçek bir adalet dersi verdiği Kral. Bu hikayeyi de bir başka zaman anlatalım…

 

Araç çubuğuna atla