Osho

Osho’da Usta ve Mürid İlişkisi

Güzel bir sabah Gautama Buda bakıcısı, müridi Ananda ile yürüyüşe çıkmış. Sonbaharmış; ağaçlar neredeyse çıplakmış ve tüm yapraklar yol üzerindeymiş. Rüzgâr ağaçları sallıyor, yapraklar güzel sesler çıkarıyormuş. O yaprakların üzerinde yürürken Buda son derece mutluymuş… Kuru yaprakların müziği. Eline birkaç yaprak almış.

Ananda ona sormuş, “Bhagwan, hep bir şey sormak istedim ama yalnız kalmak çok güç. Sen hep insanlarla çevrilisin. Bugün ormanda yalnızsın ve ben bu fırsata direnemeyeceğim.

Sana şunu sormak istiyorum: Bize her şeyi söyledin mi, yoksa bazı şeyleri sır olarak mı sakladın?”

Buda demiş ki, “Elimdeki yaprakları görüyor musun? Ormandaki tüm yaprakları görüyor musun?”

Ananda demiş ki,“Evet, görüyorum ama anlamıyorum..”

Buda demiş ki, “Anlayacaksın. Bu kadarını söyledim ve ormandaki bunca yaprağın sırrını sakladım”

 

Benim durumum farklı. Ben tüm ormanı söyledim; yalnızca tek bir şeyi sakladım, tek bir yaprağı.

Buda ölümünden önce yirmi beş yüzyıl sonra tekrar geleceğini ve adının Maitreya olacağını söylemiş.

Maitreya “dost” anlamına gelir. Budalar geri dönmez; hiçbir aydınlanmış insan geri dönmez, bu yalnızca söylemenin bir yoludur… Onun söylediği şey muazzam öneme sahiptir. Geri dönüşü ile hiç ilgisi yoktur; o geri dönemez. Onun demek istediği, usta ile mürit arasındaki kadim ilişkinin yirmi beş yüzyıl sonra anlamsız olacağıdır. Bu onun algı yeteneğinin berraklığı idi -hiçbir şey öngörmüyordu- yalnızca her şeyin değiştiğini, geçmişte değiştiği gibi gelecekte de değişeceğini, usta mürit ilişkisinin modasının geçmesi için en az yirmi beş yüzyıl geçmesi gerekeceğini görebiliyordu. Sonra aydınlanmış usta yalnızca bir dost olacaktı. Ben hep hiç kimsenin ustası olmamayı istedim. Ama insanlar bir usta istiyor, mürit olmak istiyorlar; bu yüzden o rolü oynadım.

Ustalar Gerçeği Söylemez! İsteseler de Yapamazlar. O zaman işlevleri nedir? Ne yapar dururlar? Gerçeği söyleyemezler ama senin içindeki derin uykuda olan gerçeği çağırabilirler. Onu kışkırtabilir, ona meydan okuyabilirler, seni sarsabilir, uyandırabilirler. Sana Tanrı, gerçek, nirvana vermezler çünkü onlar baştan içindedir. Onunla doğarsın. Bu kalıtsaldır, esastır. Bu senin doğandır. Bu yüzden sana gerçeği verdiğini söyleyen herkes aptallığından, saflığından faydalanmaktadır. Kurnazdır, kurnaz ve aynı zamanda son derece cahil. Hiçbir şey bilmez; gerçeğe kısa bir bakış bile atmamıştır. O sahte ustadır.

Gerçek verilemez; o zaten içindedir. Çağrılabilir, kışkırtılabilir. Bir bağlam yaratılabilir, içinde yükseldiği belirli bir boşluk yaratılabilir ve artık uyumamaktadır, uyanmıştır.

Ustanın işlevi düşündüğünden çok daha karmaşıktır. Gerçek aktarılabilir olsaydı çok daha kolay ve basit olurdu. Ama aktarılamaz; bu yüzden dolaylı yollar ve yöntemler tertiplenmelidir. İncil’de o güzel Lazarus hikâyesi vardır. Hıristiyanlar hikâyenin asıl anlamını kaçırmıştır. İsa o kadar talihsizdir ki – yanlış yoldaşların arasına düşmüştür. Tek bir Hıristiyan teolog Lazarus hikâyesinin anlamını, ölümünü ve dirilmesini keşfedememiştir.

Lazarus ölür. O Mary Magdalene’in ve Martha’nın kardeşi, İsa’ya çok bağlı biridir. İsa uzaktadır; bilgiyi ve daveti -“Hemen gel”- alana kadar iki gün geçer. Ve Lazarus’un evine ulaşana kadar dört gün geçer. Ama Mary ve Martha onu beklemektedir; ona öylesine güvenmektedirler. Tüm köy onlara gülmektedir. Başkalarının gözünde aptallık ediyorlardır çünkü cesedi bir mağarada saklamaktadırlar; gece gündüz nöbet tutmakta, cesedi korumaktadırlar. Ceset kokmaya başlamıştır bile; çürümektedir. Köy halkı, “Siz aptalsınız! İsa hiçbir şey yapamaz. Biri öldüğü zaman, ölmüştür!” der.

İsa gelir. Mağaraya gider -içeri girmez- dışarıda durur ve Lazarus’u yanına çağırır. İnsanlar toplanmıştır. Gülmüş olmalılar: “Bu adam deli galiba!” Biri ona der ki, “Ne yapıyorsun? O öldü! Öleli dört gün oldu. Aslında, mağaraya girmek güç; ceset kokuyor. Bu imkânsız! Kimi çağırıyorsun?” Ama İsa aldırmadan tekrar tekrar bağırır, “Lazarus, dışarı gel!” Ve kalabalık hayretler içinde kalır: Lazarus yürüyerek mağaradan çıkar; sarsılmış, şok geçirmiştir, sanki büyük bir uykudan uyanmış, komaya girmiştir. Olan bitene, neden mağarada olduğuna kendisi bile inanamaz. Aslında bu, ustanın işlevinin ne olduğunu söylemenin bir yoludur sadece. Asıl konu Lazarus’un gerçekten ölüp ölmemesi değil. Asıl konu İsa’nın ölüleri diriltip diriltmemesi değil. Bu aptalca sorulara bulaşmak saçma. Yalnızca âlimler o kadar aptal olabilir. Anlayış sahibi hiçbir adam bunun tarihi bir şey olduğunu düşünmez. Çok daha fazlasıdır! Bu bir gerçek değildir, bir hakikattir. Bu zaman içinde olan bir şey değildir, daha fazlasıdır -sonsuzlukta olan bir şeydir…

Hepiniz ölüsünüz. Hepiniz Lazarus ile aynı durumdasınız. Karanlık mağaralarınızda yaşıyorsunuz. Hepiniz leş gibi kokuyorsunuz, çürüyorsunuz… Çünkü ölüm aniden bir gün gelen bir şey değildir. Her gün ölmektesin; doğduğun günden beri ölüyorsun. Bu uzun bir süreçtir; tamamlanması yetmiş, seksen, doksan yıl alır. Her an, içinde bir şey ölür ama sen durumdan tamamen habersizsin. Canlıymışsın gibi yaşamaya devam edersin; yaşamın ne olduğunu biliyormuş gibi yaşamaya devam edersin. Ustanın işlevi seni çağırmaktır: “Lazarus, mağaradan çık! Mezarından çık! Ölümden dön!”

Usta sana hakikati veremez ama hakikate çağırabilir. İçinde bir şeyi harekete geçirebilir. Bir ateş yakacak süreç başlatabilir. Gerçek sensin; yalnızca çevrende çok fazla toz birikmiştir. Ustanın işlevi olumsuzdur: seni yıkaması gerekir, böylece toz yok olur. Hıristiyan vaftizinin gerçek anlamı budur. Vaftizci Yuhanna’nın Ürdün Irmağı’nda yaptığı şey budur. Ama insanlar yanlış anlamaya devam ederler. Bugün vaftiz kiliselerde de yapılır; anlamsızdır. Vaftizci Yuhanna insanları içsel banyoya hazırlıyordu. Hazır olduklarında onları simgesel olarak Ürdün Irmağı’na götürüyordu. Ürdün Irmağı’ndaki banyo simgeseldi, ustanın seni yıkayabileceğini simgeliyordu. Yüzyılların tozunu senden temizleyebileceğini simgeliyordu. Ve sonra aniden her şey berraklaşır, her şey berrak olur. O berraklık aydınlanmadır.

Büyük Zen ustası Daie şöyle der, “Bilgelerin, azizlerin, ustaların tüm öğretileri şundan daha fazlasını açıklamamıştır: Aniden, Ah, işte! diye bağırış üzerine yorumlardır” Aniden berraklaştığın zaman, içinde büyük bir coşku, bir sevinç yükselir ve tüm benliğin, bedenindeki her lif, zihnin, ruhun dans eder ve, “Ah, işte! Haleluya!” dersin -benliğinden büyük bir coşku haykırışı yükselir- aydınlanma budur. Auden der ki: Çatıdaki kirişlerden yıldız yağana dek dans et! Dans et, dans et, yere yıkılana kadar dans et! Evet, bu olur -yapmak zorunda olduğun bir şey değildir. Yapmak istemesen bile bunu imkânsız bulacağın bir şeydir; direnmeyi imkânsız bulursun. Dans etmek zorunda kalırsın. Bunun güzelliği, şimdinin güzelliği, varoluşun olmasının ve yakınlığının coşkusu… Evet, çatı kirişlerinden yıldız yağar. O kadar yakındırlar ki onlara dokunabilirsin; onları ellerinde tutabilirsin. Daie haklı. Diyor ki: “Bilgelerin tüm öğretileri, aniden, Ah, işte! diye haykırman üzerine yorumlardan başka bir şey değildir” Tüm yürek, “Aha!” der ve takip eden sessizlik, huzur, coşku, karşılaşma, birleşme, orgazmik deneyim, kendinden geçiş…

Ustalar gerçeği öğretmez; onu öğretmenin yolu yoktur. Bu kutsal metinlerin, sözcüklerin ötesinde bir aktarımdır. Bu içindeki enerjiyi kışkırtan enerjidir. Bu bir tür eşzamanlılıktır.

Usta bir ego olarak kaybolmuştur; o saf coşkudur. Ve mürit ustanın yanında oturur, yavaş yavaş coşkusuna, benliğine ortak olur. O sonsuz, tükenmez kaynaktan yemek ve içmek -Aes Dhammo Sanantan-  Bir gün -ve insan o günün ne zaman geleceğini öngöremez; tahmin edilemezdir- bir gün aniden olur. İçinde benliğinin gerçeğini sana gösteren bir süreç başlamıştır. Kendinle yüz yüze gelirsin. Tanrı başka bir yerde değildir, şimdidedir, buradadır.

Ustaya büyük bir sevgi, büyük bir güven, açık bir yürekle yaklaşmalısın. sen kim olduğunun farkında değilsin. O kim olduğunun farkındadır, senin kim olduğunun farkındadır. Tırtılın kelebek olacağının farkında olmadığı söylenebilir. Sen tırtılsın – Bodhisattva’sın ve tüm bodhisattvalar tırtıldır. Bir bodhisattva, kelebek olabilen, Buda olabilen, tohumunda, özünde Buda olan demektir. Ama tırtıl kelebek olacağının nasıl farkına varabilir? Tek yol kelebeklerle iletişim kurmak, kelebeklerin rüzgârda, güneş altında hareketlerini izlemektir. Onların yükselmelerini, bir çiçekten diğerine gitmelerini, güzelliklerini renklerini izlemektir, sonra belki tırtılda derin bir arzu, bir özlem yükselir: “Ben de öyle olabilir miyim?” O anda tırtıl uyanmaya başlamıştır, bir süreç başlamıştır.

Usta-mürit ilişkisi tırtıl ile kelebek arasındaki ilişki, tırtıl ile kelebek arasındaki dostluk gibidir. Kelebek tırtıla kelebek olacağını kanıtlayamaz; bunun mantıklı bir yolu yoktur. Ama kelebek tırtılda bir özlem yaratabilir – bu mümkündür.

Usta senin kendi deneyimlerine ulaşmana yardımcı olur. Sana Vedaları, Kur’an’ı, İncil’i vermez; seni kendi içine atar. Kendi içsel kaynaklarının farkına varmanı sağlar. Kendi sıvının, kendi tanrısallığının farkına varmanı sağlar. Seni kutsal metinlerden kurtarır. seni başkalarının yorumlarından kurtarır. Seni her tür inançtan kurtarır. Seni her tür spekülasyondan, her tür tahmindenn kurtarır. Seni felsefeden, dinden, teolojiden kurtarır. Seni kısaca, sözcükler dünyasından kurtarır; çünkü sorun sözcüktür. Sevgi sözcüğüne o kadar takıntılı olursun ki, sevginin bir sözcük değil, bir deneyim olduğunu unutursun. Tanrı sözcüğüne o kadar takıntılı olursun ki, Tanrı’nın bir sözcük değil, bir deneyim olduğunu unutursun. Tanrı sözcüğü Tanrı değildir, ateş sözcüğü ateş değildir, sevgi sözcüğü de sevgi değildir.

Usta seni sözcüklerden kurtarır, her tür hayali felsefeden kurtarır. Seni bir sözsüz sessizlik durumuna getirir. Dinin ve felsefenin başarısızlığı, her birinin gerçek deneyimin yerine konan şeyler olmasındadır. Buna karşı dikkatli ol! Usta, Bir Doktordur -Senin Sıradan Hastalıklarının Değil, varoluşçu çelişkilerinin doktoru. İşte bu yüzden ben iki cephede savaştım. Eski geleneklerle, eski dinlerle, eski tutuculuklarla savaşmam gerekiyor çünkü onlar senin sağlıklı ve eksiksiz olmana asla izin vermiyor. seni sakat ediyorlar. Ne kadar sakat olursan, o kadar büyük bir aziz olursun. Bu yüzden bir yandan, seni bölen her tür düşünce tarzı ve teoloji ile savaşmam gerekiyor. İkinci olarak, senin içsel benliğinin büyümesi üzerinde çalışmam gerekiyor. İkisi de aynı sürecin parçası: seni nasıl bütün bir insan yapacağım, senin bütün olmanı engelleyen onca çöpü nasıl yok edeceğim – bu işin olumsuz yanı. Ve olumlu kısmı, seni meditasyon, sessizlik, sevgi, coşku, huzur ile nasıl alev alev yakacağım. Öğretimin olumlu kısmı bu. Olumlu kısımda sorun yok; insanlara meditasyon, huzur, sevgi, sessizlik öğreterek dünyayı dolaşabilirdim -ve kimse bana karşı çıkmazdı. Ama kimseye faydam olmazdı çünkü kim onca çöpü yok edecek? Ve ilk önce çöpün yok edilmesi gerek, yolu tıkıyor.

Ustanın müride duyduğu ihtiyaç ve bunu tam tersi nedir diye soruyorsun. Bu sorunun sıkıştırılmış hali şöyledir: “Aşk aşık olanda mı yoksa aşık olunanda mı varolur? Yoksa aşk ikisinin uyumunda mı mıdır?” Yalnızca “ben” veya “sen”in olmadığı o ender anlarda aşk çiçek açar. O ne aşıkta ne de aşık olunanda değil, ikisinin arasındaki ayrımın kayboluşunda varolur. Tüm aşıkların hayal kırıklığına uğramaları da bundandır çünkü organik olarak bir saniyeden uzun bir süre bir olarak kalamazlar. Küçük bir şey olur ve ayrım geri döner; orada beklemektedir. Eğer yirmi döet saat içinde yirmi dört saniyeliğine organik bir birlik ve uyum yakalayabiliyorsanız, kendinizi son derece kutsanmış ve müthiş derecede zengin hissetmeniz gerekir.

Usta ve müridi arasındaki durum da aynıdır. Müridin ustadan ayrı olduğunu unuttuğu, ustanın içinde eridiği ve onunla birleştiği o sessizlik ve birlik anlarında aşktan daha yüce, aşktan ve birliktelikten daha derin bir şey varolur. Usta zaten varoluşla birleşmiştir. Ustayla birleştiğinde aslında varoluşun kendisiyle birleşmiş olursun.

Usta yalnızca bir kapı görevi görür, kapı yalnızca bir boşluktur ve onun içinden geçersin.

Usta öteki dünyaya açılan bir kapıdır. Ve bu öteki dünya organik bir birlik içinde, birleşme, usta ve müridin birbirinin içinde erimesi içinde varolur. Bu aşkın en yüce biçimidir. Bu en büyük dua, en derin şükran, ve insan bilincinin yaşayabileceği en esrik deneyimdir.

Usta tek başınayken bir şeyi eksiktir; hiçbir nehrin içine akmadığı bir okyanus gibidir. Mürit ise usta olmaksızın hiç kimse değildir. Ustayla ise tüm varoluşa dönüşür. İkisi de birliktelikleri sayesinde tamamlanırlar. Ve bu birliktelik bedene veya zihne değil de içinde zihinden öte olana özgü olduğu için ona erişip asla kaybetmemek mümkündür. Aşk her zaman inişli çıkışlı, bir an neşeliyken, bir sonraki anda hüzünlüdür. Oysa bizim söz ettiğimiz aşk-iki ruhun, iki varlığın arasındaki aşk- yalnızca başlar, asla sona ermez. Ustalar genelde bu söylediğimi kabul etmezler ama bunu kabul etmemeleri, dürüst olmadıkları anlamına gelir. Ve dürüst değillerse, nasıl usta olabilirler?

Ustalar hiçbir şeye ihtiyaçları yokmuş, size, sizin gözlerinize, kalp atışınıza, aşkınıza, sizin birleşmenize ve buluşmanıza ihtiyaçları yokmuş gibi davranıyorlar. Bu bencilce bir tavır. Ve her kim hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi davranırsa o bir usta değil, yalnızca öğretmendir. Onun kendisinin de mürit olmaya ihtiyacı vardır. Bir çok güzel hakikati işitmiş ama kendi adına hiçbir şey yaşamamıştır. Gerçek bir usta, kendi dürüstlüğünden, tevazusundan ötürü, her türlü ihtiyacın ötesinde olmadığını kabule eder. Elbette onun ihtiyaçları son derece manevi ihtiyaçlardır. O paylaşamazsa yaşayamaz. O şekilde var olması bile imkansızdır çünkü uykuda olan insanları uyandırmadığı, sefalet içinde olan insanları dans eden güllere çevirmediği taktirde varlığı tüm anlamını yitirir. Onların doyuma ulaşması sayesinde o tekrar tekrar aydınlanacaktır. Onun aydınlanması kazara olmamıştır: Gerçek usta her an sürekli olarak aydınlanmaktadır. Onun aydınlanması bir gelişme, ebedi bir gelişim sürecidir; yoksa dünya çok daha yoksul olurdu…ki zaten yoksuldur.

Eğer Gautama Buda’nın hiçbir şeye ihtiyacı olmasaydı 42 yıl boyunca her yeri dolaşmak, anlayamayacaklarını çok iyi bildiği halde insanlarla konuşmak, çok zorlu bir görev olurdu. Bunu neden yapmıştır ? Çünkü çaresizdir, yapmak zorundadır. Bu kendi aydınlanmasının özünden gelen bir davranıştı. Önceden, özlemini duyduğu şey aydınlanmakken, artık tüm dünyayı aydınlatmanın özlemini duyuyordu.

Osho

Araç çubuğuna atla