Yün ve İnsanın Ortak Macerası

Merhaba dostlar,

Bugün gönlüme sikke (mevlevi dervişlerinin külahı) nin yolculuğu ile dervişin yolculuğunun benzerliğini anlatmak geldi. Bende bunu, hobi olarak sikke yapmaya başladığımda deneyimledim. Yün ve insanın bu serüvenini anlatırken yeri geldiğinde Osho’dan da bahsedeceğim.

İlk önce sikkeden bahsedeyim ve tabii ki keçeden. Sikkenin aslı yündür. Sufi kelimesinin de Arapça suf (yün)kelimesinden türetildiğini ve eski dervişlerin yünden elbise giydiklerini, sufi kelimesinin de bu anlama geldiğini herkes bilir. Yün bazı işlemlerden geçtikten sonra önce keçe, sonra da sikke olur. Keçe ise daha çok önceden halı yerine kullanılan bir sergi ya da dağda kalan çobanların giydiği bir elbise (kepenek) olarak karşımıza çıkar. Neden dağda veya açık arazide kalan çobanlar keçeden yapılan bir tür elbise giyiyordu. Keçenin bir özelliği vardır. Yılan akrep gibi zehirli hayvanlar preslenmiş yün olan keçe üzerinde hareket edemezler ve ona yaklaşamazlar. Çobanlar tamamen bu elbisenin (kepeneğin) içine girer, uyur ve zehirli hayvanların tehlikelerinden korunmuş olurlardı. Şimdi size yünün sikke olma aşamasına kadar olan yolculuğunu anlatacağım:

İlk önce yün alınır. Yünün kuzu yünü olması gerekir. Yetişmiş bir koyunun yününden keçe ya da sikke olmaz. Bu insanın çocukluk dönemidir. Osho sık, sık Hz.İsa’nın “Tanrının krallığına ancak çocuklar girecek” dediğini söyler ya hani. İlk materyal (yün) kuzu yada koyunun yavrusunun yünüdür, yani çocuk. Yün bir çocuk gibidir. Yumuşak, sıcak ince telli ve istediğiniz biçime göre şekle girmeye hazır bir materyaldir. Sikke olabilecek en iyi kuzu yünü, kuzu doğduktan 7-8 ay sonra kırkılan yündür. Fakat bu 7-8 ay içinde kuzu dünya ile tanışmış, yünü kirlenmiş, üzerinde çöpler ve dikenler birikmiştir. Oysa ilk doğduğunda yünü parlak ve temizdi. Yün ile insan, sikke yada insani kamil olma yolunda buradan aynı yolculuğa başlarlar. Yünün ilk önce yıkanması arınması gerekir. Irmak kenarlarında, köylerde tokuç denilen bir tahtayla yün e vurarak onu yıkayan kadınlar görmüşsünüzdür. İnsanda hayatta tıpkı yün gibi binlerce tokuç yer.  Hz. Mevlana “Derinin tabakhanede (deri işlenen yer) çektiğini gör” der. Deri işkenceye gerilir, türlü, türlü ilaçlarla islah edilir ve şaplanır. Bütün bunlardan maksat derinin bir dilberin bedenini sarması içindir der. Evet deri bu aşamaları geçtikten sonra pek çok insanın yanına bile yaklaşamadığı bir güzelle buluşacak, onu kucaklayacak ve onu saracaktır. Tokuç, yün ve insan… Hayatta yediğimiz her tokuç, aslında ben bilirim, ben yaparım, voltran gibi güç bende diyen egomuzun başına vurulur. Aslında ve her vuruş, her yenilgi, bizi yokluğa ve gücü, gücün gerçek sahibine iade etmeye yöneltir. Tıpkı gemisi fırtınada hasara uğramış kaptan gibi. Kaptan, limanda gemiyi tamir edip, denize açılmak ister, deniz (o) ise açıl da tekrar batırayım der. Bu olay defalarca tekrarlanır. Ta ki kaptan ölüp, denize karışıncaya kadar. O zaman deniz onu kucağında taşır. Güç denizindir. Hz Mevlana hiç bir zaman dervişlerine, uzlet, halvete çekilme, bedenine eziyet etme gibi bir metodu asla tavsiye etmemiştir. Bu gemisi (bedeni) batmaya başlamış kaptanın, gemisine bir delik de kendisinin açması gibidir.

Yünün ilk yıkanma aşaması aslında bir fark (farkındalık) noktasıdır: Kirlendiğinin farkına yada Osho’ya göre üzerinde çöpler olduğunun farkına varmak. Tasavvufta farkı fark etme diye bir tabir vardır. Değişim fark noktasıyla başlar. Soruyu soran cevabını da bulur.   Her neyse… Yün ya da insan bu fark noktasından sonra bir ustaya (mürşidi kamile) ihtiyaç duyar. Mürşidi kamil ya da usta ona yeni bir şekil verecek adeta onu başka bir şekilde yeniden yaratacak, ona deneyimlerinden kazandığı en kısa yolu tarif edecektir. Usta sanatkardır. O bir şair, bir besteci ya da bir heykeltıraş gibidir. Karın üzerinde ayak izi bırakmadan yürüyebilir. O bunun bir yolunu bulmuştur ve o yolu bilendir.

 

Yün yıkandıktan sonra, usta onu kamıştan yapılmış bir kalıbın üstüne incecik yayar. Sonra onu sıkıca bir rulo halinde sarar ve içinde ince serilmiş yün bulunan bu kamış kalıbı, sağlam bir iple sıkıca bağlar… Bu bağ (ip) pek çok dinde yada yolda bulunan sadakat kemeri gibidir adeta. Bu kalıp iple bağlanınca, Yün de sadakat kemerini kusanmış olur.

Sonra usta bu kalıba ayaklarıyla vurarak (tepme) denilen işlemi yapar. Hz Mevlana dinle neyden diye başlar mesneviye. Osho’da içi boş bir bambu (kamış) olun der izdeşçilerine. İçi boş kamış… Ney ya da bambu… Yün, bir müddet, bu kamış kalıbın içinde kamışın sırrını öğrenmeye çalışıp, onunla sohbet etmeye başlar. Tabii ki bu arada usta onu ayaklarıyla ezmede, onu tepmededir. Usta ona adeta “Bütün bildiklerini unut, bana tamamen teslim ol ve kamışın sana anlatacağı sırları dinle” demektedir aslında. Aslında neyden ya da kamıştan maksatta ustadır ama insan bir mürşide kamile rastladığında, o mürşidi bilgileriyle olur olmazları ile tartmaya kalktığından ilk zamanlar mürşidi kamiller öğretilerini hep başka şeyler üzerinden verirler. Ta ki müritte kendilerine karşı beslenen aşk doğuncaya kadar. O yüzden Hz Mevlana mesneviye başlarken, “dinle benden” demez de, “dinle neyden” der. Ama muhip sonra anlar ki neyden kasıt Pir dir.   Her neyse… Yün bu rulonun içinde kamışla sohbet eder. Adeta o toprağa (kamışa) atılan bir tohum gibidir. Hz. Mevlana “tohum toprağa düşünce bir müddet toprakla sohbet eder. Toprak onun mürşidi olur. Ona nasıl nesv-u nema bulup canlanacağını anlatır. Tohum toprağın mürididir. Tohum onu dinler, onun söylediklerini yapar. Tohum ilk önce renginden vazgeçer, sonra kokusundan. Sonrada şeklinden biçiminden, varlığından sıyrılırda yüzünü böylece güneşe döner, hayat bulur” der. Güneş sevgilidir.

Toprak tohumun kulağına, sevgiliyle ilgili bir kaç söz fısıldayıvermiştir de, bir ölü bu sayede hayat bulmuştur. Her zerre, her tohum sevgiliye aşıktır. Anne rahmine düşen her çocuğun sevgilisi de, annesidir. Annesi onun hem sevgilisi hem tanrısıdır. Sufi geleneğinde annenin nasıl tanrı olduğuna dair bir hikaye vardır ama uzunca bir hikayedir onu sonra anlatırım.

Yine nerden nereye geldik… Biz yüne donelim… Dönmesine de… Yünde bu rulonun içinde ilk dönmesine yani sema ya baslar. Sema ile tanışır. Çünkü usta onu yerde döndürerek tepmededir.

Sema, coşkuyla beraberdir. Osho’nun kutsayın dans edin dediği şey… Bu arada rulonun içindeki yün, hani incecik serilmişti dedim ya artık incenin de incesi olmuş birbirine iyice yapışmış ve şekli biçimi değişmeye başlamıştır. Keçe tepmek, büyük efor isteyen bir iştir. Usta ayağını keçeye her vurduğunda, nefes ve vurusun ritmine göre HU sesini çıkarır. Çünkü bu çok efor gerektiren iş te nefesini maksimum bir düzeyde kullanmalıdır ve her ayak vuruştaki bu HU sesi nefesle, çalışmayı sürekli ve verimli bir biçimde tutar. Usta (mürşit) zaten daim zikirdedir. Bu sesli HU zikri ,sevgilinin bana geri dönün hitabını, sadece keçe (insane)ye hatırlatmak içindir.   HU… HU… HU…   yu hatırla ve aslına rücu et…

Bu işlem, yün belli bir kıvama gelene kadar sürer. Usta (mürşit) rulonun içindeki yünü görmemesine rağmen, vuruşların şiddet derecesinden ve rulonun giderek incelmesinden yünün kıvama gelip gelmediğini anlar. Yün iyice incelmiş, ayrı ve kaba duran telleri artık birbirine iyice yapışmıştır. Yün vahdetin kokusunu almıştır, 1 liğe ulaşma yolundadır artık. Yün kalıba ilk serildiğinde parça püçüktür ama şimdi yünün neresinden tutarsanız tutun onun tamamı sizin elinize gelir artık. Ayrılık, aykırılık, parça pücüklük artık kalmamıştır. Usta yünü rulodan çıkarır. Düzgün bir yere serer… Yün için artık başka bir serüven başlamak üzeredir. Kamışın sert yüzeyinden ve ustanın ayak darbelerinden kurtulmuş, kendisini ustanın maharetli ellerine bırakmıştır. Sonu, baştan görür olmuştur. Nereye doğru sürüklendiğinin farkındadır artık. Ustaya kendini tamamen teslim etmesi de bu yüzdendir. Usta bundan sonra ki işlemde sıcak su ve sabun kullanacaktır. Yün pişip keçe olacaktır. Tıpkı Pir’in “hamdım piştim yandım” dediği gibi.

 

Usta ilk önceleri, sıcak suyu azar, azar yunun üzerine damlacıklar halinde serpmeye başlar. serpiştirilen sıcak su miktarına göre de bu yünün üzerine sabun (özellikle kalıp halinde zeytinyağı sabunu, yeşil sabun) sürer ve elleriyle yünü tekrar preslemeye başlar. Yünün o andaki durumuna ve ihtiyacına göre sıcak su ve sabun kullanır. Sıcak su aşktır, aşkla yoğrulan yünün gönlü coşmada ve tıpkı sabunun köpürdüğü gibi köpürmededir. Aşk (sıcak su) çoğaldıkça coşkunluk ve köpürmede (sabun) çoğalmaktadır. Usta yünü her yoğuruşta açar ve eğer sıcak su ve sabuna gerek varsa ilave eder. Bu aşamada yün hiç bir hatayı kabul etmez. Usta çok dikkatlidir. Eğer bu yünü yoğurma işleminde, yünde küçük delikler ve yırtılmalar olursa, onu bu sefer çok ince bir teknikle tamir eder.

 

Bu işlem sırasında oda sıcaklığı da (çevre) çok önemlidir. Eğer oda, atölye soğuksa bu işlem daha uzun bir zaman alacaktır. Oda, atölye ne kadar sıcak olursa bu işlemde o kadar kısa olur. Önceleri keçe ustaları, bu işlemi, umumi çarşı hamamlarında, bu iş için özel ayrılmış mekanlarda yaparlardı. Hamamda çalışırlar, terlerler ve sonra hamamda yıkanırlardı. ben bu çevre faktörünü dergahlara benzetiyorum. Dergahın sıcak, aşk dolu havasında yetişirlerdi dervişler önceleri. Dergahın manevi havası onların yetişmesine yardımcı olurdu.

 

Bu pişirme sırasında keçe fiziksel olarak küçülür. Ne kadar iyi pişerse fiziksel boyutu (varlığı) da o oranda küçülür. Küçüldükçe sağlamlaşır ve mukavemeti artar. Ve yukarda söylediğim gibi akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar (tanrıdan gayri var olan her şey ya da onun “dem”ine zarar verebilecek her şey) artık ona yaklaşamaz. Yünün sikke olması için son bir aşama daha kalmıştır. Sikke 2 parçanın birleşmesinden oluşur. 2 parça (bu parçalar ayrı değil birbirlerine yapışıktır.) Birbirinin içine geçmek suretiyle aynı zamanda hem tek ve hem de çifttirler.

 

Ne diyor HZ Mevlana:

 

Göklerin altında bir eşi olmayan o sevgi esirini tek mi, çift mi oynamaya razı etti bana sordu:

 

Tek mi istersin,yoksa çift mi? Bende; seninle çift, alemden de tek, mücerret (ayrı) olmak isterim, dedim.

 

Sikke görünüşte tek olan bir çifttir. Derviş bütün çift olan şeyleri (iyi kötü, güzel çirkin v.s.) Teklik (vahdet) örtüsü içinde gizler. O kendisine çift diyenlere göre çift, tek diyenlere göre de tektir. O bu düsturu kulağına küpe değil, başına taç yapar. Onun için kesretle vahdet, iç içe girmiş sikke gibidir. Mevlevilerde sikke gerçekte bunu sembolize eder. Ayrıca sikke için; dervişin nefsinin mezar taşıdır diyenler olduğu gibi, günümüzde de Mevleviler bu sikkeyi, evlerinde her gün bir müddet giyerek, Hz. Mevlana’nın tasarrufu altında olduklarını tefekkür eder ve bunu pirin tasarrufunun bir sembolü olarak görürler.

 

Biz yine ustaya geri dönelim ve yünün yolculuğuna devam edelim. Usta bu 2 çifti iç içe geçirir. Sonra bunu sikkenin şeklini verecek olan kalıba sokar. Bu kalıp, biçim, şekil kelimeleri bazılarına göre (özellikle Osho öğretilerinde) hoş olmayabilir. Ama unutulmamalı ki alemde her şey güzel ve estetik bir kalıp veya şekil içindedir. Soyut olarak gördüğümüz bazı şeyler bile… Ruhumuz bile beden kalıbındadır.  Zihnin ve düşüncelerin belirlediği kalıp beyindir. Usta sikke olacak keçeyi kalıba yerleştirir. Usta artık keçe için, ayak altında tepilme, yoğrulması gibi sert teknikleri uygulamaz. Keçenin, sikkenin kalıbının şeklini alması için, onu eliyle yavaşça okşamakta, adeta onu tebrik ve takdis (kutlama) etmektedir. Bu işlem 10- 15 dakika sürer ve sonra ıslak olan keçe kalıbın üzerinde kurumaya bırakılır.

 

Sikke artık Hz Mevlana’nın muhibbanına, dervişlerine, bir hediye olarak, aşk yolunun bir nişanesi olarak, dervişlerin başına taç olacaktır. Hani Hz. Mevlana “Taş vardır, kaldırım taşıdır ayaklar altında çiğnenir, taş vardır (elmas yakut) padişahın tacını süsler” dediği gibi, sikkede artık padişahın tacı gibi olmuştur…  Ne mutlu bu tacı takip, Hz. Pir’in kervanına girip, ona muhip olabilenlere…

 

Sevgili dostlar bugün size yünün yolculuğuyla, insanın yolculuğundaki kesişme noktalarından bahsetmeye çalıştım. Farkında olan, görecek gözü, anlayacak idraki olan her insana, tanrı bir yol göstermede ona ayet (işaretlerini)lerini bildirmektedir.  Keçe zanaatına gelince, onun da bugün ustaları oldukça azalmış ve doğudan çıkan bu zanaatı, şimdi batılılar (Danimarka, Finlandiya, Kanada ve ABD v.s.) Felt Art (keçe sanatı) adı altında bir sanata çevirmişlerdir. Var olan bir değerimizi, yine tembelliğimizden, güzele, sanata ve sanatkara olan ilgisizliğimizden dolayı kaybetmek üzereyiz. Tıpkı tasavvuf dünyamızda olan (Hz. Mevlana, Muhiddin Arabi, Koca Yunus, Hacı Bektaş gibi) büyük ustaları ilgisizlik ve özenti adına kaybetmek üzere olduğumuz gibi. Eğer bu ilgisizliğimiz devam ederse, bu büyük insanları ve onların öğretilerini de artık batılılardan öğrenmek zorunda kalacağız bir gün…   Ne bileyim, güzel sanat ve sanatkardan (usta) pek anlamıyor, anlamak içinde bir çaba göstermiyoruz gibi geliyor bana.  Sevgiyle kalın…

 

Huuuuu

Celalattin Berberoğlu

 

 

 

Ps:

 

1-Bu yazı http://www.kececiyiz.biz  web sitesinden alınmıştır…

 

Yayınlayabilmemize izin veren Celalettin Berberoğlu’na çok teşekkür ederiz.

 

2-Kaynak belirtilerek çoğaltılabilir.

Araç çubuğuna atla