Zen

Chan’ın Özü

Sheng-yen Usta’nın bu makalesi binlerce yıllık tarihe sahip Chan, ya da Japonya’daki adıyla Zen geleneğine bir giriş niteliğinde. Usta kolay anlaşılır, eğlenceli diliyle Chan tarihinde öne çıkan isimleri, temel yöntem ve ilkeleri ele alıyor. 

gulduren buda
Belki de aranızdan bazıları Chan’ın (Zen) kelimelere ve dile dayanmadığı, onun bilindik öğretilerin dışında bir aktarım olduğu sözünü duymuştur. Ama eğer Chan kelimelere dayanmıyorsa, birileri ne diye Chan hakkında bir kitap okumak istesin? Bu bir çelişki değil mi? Chan kelimelere dayanmıyor olsa da, Çin’deki pek çok Budist mezhep arasında, ardında en fazla yazı bırakmış olanıdır. Ancak bu yazıların başta gelen amacı, size Chan’ın kelimelere, dile dayanmayan, bilindik öğretilerin dışında bir aktarım olduğunu göstermek veya öğretmektir. Bu nedenle, böyle bir kitabı okumanız için bir nedeniniz var.
Chan kelimesi aydınlanma anlamında kullanılabilir, aydınlanma ise ilk anlamı ya da nihai gerçeği anlamak olarak anlaşılabilir. Chan’da bir de ikincil anlam, ya da bilindik (konvansiyonel) gerçek vardır. Bilindik gerçek, kelimeler ve kavramlarla ifade edilebilir, ancak ilk veya nihai gerçek, kelimelerle ifade edilemez. Chan geleneğinde nihai gerçek kimi zaman ay ile karşılaştırılır; bilindik gerçek ise ayı işaret eden parmak ile. Kimse parmak ile ayı birbirine karıştırmayacaktır. Kelimeler, dil, fikirler ve kavramlar parmak gibidir, ve sadece bilindik gerçeği ifade edebilirler. Bu kelimeler ve kavramlar nihai gerçeğe yalnızca işaret ederler. Nihai gerçek zihin, orijinal doğa veya Buda-doğası olarak adlandırılabilir. O herkesin kendi başına deneyimlemesi gereken bir şeydir. Tam olarak ifade edilmesi imkansızdır.
Chan’ın Kökeni
Chan’ın kökeni nedir? Chan inancına göre, rahip Bodhidharma Chan’ı yaklaşık olarak M.S 500 tarihinde, yani Shakyamuni Buddha’nın ölümünden bin yıl sonra Hindistan’dan Çin’e getirmiştir. Ancak Hint tarihinde, bu ikisi arasındaki döneme ait çok az kayıt bulunmaktadır, bu nedenle Chan uygulamasının kökeni hakkında fazla bilgiye sahip değiliz.
Chan’ın kökenine dair bir takım hikaye ve efsaneleri biliyoruz. En ünlüsü Buda’nın öğrencilerinden biri olan, ve sonradan Chan soyağacında İlk Pir olan, Mahakashyapa’ya Dharma’nın (Budist yasa ya da gerçek) aktarımı hakkındaki hikayedir. Hikaye şöyle: Bir gün Akbaba Tepesi’ndeki bir vaaz sırasında, Shakyamuni Buddha topluluğun karşısında elinde bir çiçek tutar halde konuşmadan durur. Kimse bu hareketin ne anlama geldiğini anlamaz, ancak Mahakashyapa gülümser. Buda şöyle der: “Gerçek Dharma Gözünün Hazinesi; Nirvana’nın Mükemmel Zihni; yalnız Mahakashyapa anladı.” Bu olay Chan soyağacının ve günümüze kadar ulaşan usta-öğrenci aktarımının başlangıcı olmuştur. Bu hikaye 10 yy. Song hanedanlığı dönemine kadar Budist tarihte bilinmemekteydi. Ancak burada Chan’ın doğası hakkındaki mesaj, hikayenin yazınsal doğruluğundan çok daha önemli.
Shakyamuni Buddha’nın iki öğrencisi daha vardı, bunlardan biri oldukça akıllı, diğeri ise çok saftı. Birinci öğrenci, Ananda, güçlü bir akla ve mükemmel bir hafızaya sahipti. Ancak Shakyamuni’nin hayatta olduğu dönemde aydınlanmaya ulaşamadı. Ananda Buda’nın onun zekasını aydınlanmayla ödüllendireceğini düşünmüştü. Ancak bu hiç gerçekleşmedi. Buda’nın nirvana’ya girişinin ardından, Ananda Mahakashpaya’nın kendisine yardım etmesini ümit etti.
Buda’nın ölümünün ardından, Mahakashyapa Buda’nın öğretilerini toplamak ve kaydetmek amacıyla onun aydınlanmış 500 öğrencisini bir araya toplamaya çalıştı. Ancak 499 kişi bulabildi. Kimileri Ananda’yı davet etmesini önerdi, ancak Mahakashpaya Ananda’nın aydınlanmamış olduğunu, bu nedenle toplantıya katılmak için gerekli niteliğe sahip olmadığını söyledi. Ananda’nın katılmasına izin vermektense, toplantıyı iptal etmeyi tercih edeceğini belirtti.
Ancak Ananda ısrar ediyordu. Mahakashyapa onu üç kez reddetti. Ananda, “Buda nirvanaya girdi. Şimdi bana ancak sen yardım edebilirsin!” dedi. Mahakashyapa ise, “çok meşgulum, sana yardımcı olamam. Yalnızca sen kendine yardım edebilirsin,” cevabını verdi. En sonunda Ananda aydınlanmaya ulaşmak için yalnız kendi çabasına dayanması gerektiğini anladı. Issız ve gözden uzak bir yere gitti. Tam oturmaya hazırlanıyordu ki, aydınlanmaya ulaştı! Neden? Çünkü, o anda kimseye dayanmamış, ve tüm bağlarından kurtulmuştu.
Başka bir hikaye de Suddhipanthaka ya da Küçük Patika adındaki saf öğrenci ile ilgilidir. Küçük Patika dışında herkes Buda’nin öğretilerini ezbere biliyormuş, o ise cümlenin ilk kelimesini hatırlamaya çalışsa ikincisini unutuyor, ikincisini hatırladığında ise, birincisi aklından kaçıp gidiyormuş. Buda ona, başka bir işi beceremediği için, yerleri süpürme işini vermiş.
Uzunca bir süre yerleri süpürdükten sonra Küçük Patika kendine sormuş, “zemin temiz, ama zihin-zeminim temiz mi?” O anda zihni herşeyden sıyrılmış. Buda’yı görmeye gittiğinde, onun başarısını görmekten son derece memnun olan Buda, Küçük Patika’nın aydınlanmış olduğunu ilan etmiş.
Bunlar erken dönem metinlerinde gerçek hikayeler olarak kaydedilmiş, ancak anlamları orijinal bağlamın ötesine geçmektedir. İlk hikaye, uygulamada bilgi ve zekanın aydınlanmayı garanti etmediğini anlatıyor, ikincisi ise anlayışı ağır bir insanın bile aydınlanmaya ulaşabileceğini göstermekte. Shakyamuni Buddha, Mahakashyapa, ve Shariputra’nın büyük öğreti insanları olmalarına rağmen, Chan büyük öğretiden daha çok, kişinin bağlarla dolu zihniyle ilgilidir. Aydınlanmaya, ancak kişinin zihnindeki bağlardan kurtulmasıyla ulaşılabilir.
Mahakashpaya’nın zamanından, Çin’deki Chan’ın Birinci Piri olan Bodhidharma’nın zamanına kadar yirmisekiz nesil aktarım gerçekleştiği söylenir. Onun öğretileri ise Altıncı Pir Huineng’ın (638-713) zamanına kadar tek hat olarak aktarılmış, Huineng’ın öğrencileri kimileri bugüne kadar ulaşan farklı okullar kurmuştur. (Sheng Yen Usta Huineng’ın Chan okulunun 62inci nesilden, Linji geleneğinin ise 57inci nesilden öğrencisidir. Caodong soyağacında ise, Sheng Yen Usta ortak kurucu Dongshan Usta’nın (807-869) 50inci nesil takipçisidir.)
Chan tam anlamıyla Bodhidharma’nın Hindistan’dan getirdiği Budizm değildir; ancak Bodhidharma Çin’e bir takım görüşler getirmiştir, Chan geleneği de bunlarla ilintilidir. O her şeyin zihinden geldiğini, zihnin doğasının Buda-doğası olduğunu, Buda-doğasının her duyarlı varlıkta bulunduğunu, ve zihnin doğasını tanımak için temel yöntemin zihni dikkatle izlemek olduğunu öğretmiştir. Bu düşünceler Çin’e ilk tanıtıldığında çelişkili olarak nitelenmiştir, çünkü diğer Budist okulların karmaşık felsefe ve uygulamalarıyla çelişkili görünmekteydiler; ancak gerçekte bu sadece temel ve tüm yalınlığı içinde Budizm.
Bodhidharma’nın öğrencisi Huike’nın aydınlanmasının ünlü hikayesi, ustanın Chan’ının ana iskeletini resmeder niteliktedir. Huike Bodhidharma’ya gider ve şöyle der: “Usta, zihnimi sakinlaştirebilir misin?” Bodhidharma, “Zihnini ver bana, senin için sakinleştireyim!” der. Huike arar, ve ona zihnini bulamadığını söyler. Bodhidharma bunun üzerine, “işte, ben çoktan zihnini sakinleştirdim” der. Huike’nın aydınlanma hikayesi böyle. İnzivaya katılan ve meditasyona oturmaktan bacakları acılar içinde olan sizler, demek ki bu acıları yaşamadan da yapabilirmiş. Ne yazık ki, siz Bodhidharma’yla tanışmadınız.
Bodhidharma’nın İki Giriş ve Dört Uygulaması
Bodhidharma’nın yazdığı kabul edilen, duyarlı varlıkların gerçek doğlarını keşfetmeleri için ne yapmaları gerektiğini açık bir şekilde anlattığı, İki Giriş ve Dört Uygulama adında önemli bir çalışması vardır. “İki giriş”, ilke yoluyla giriş ve uygulama yoluyla giriştir. İlke yoluyla giriş doğrudan, kelimelere, tanımlara, kavramlara, deneyimlere veya herhangi bir düşüme sürecine dayanmadan ilk ilkeyi, ya da gerçek doğayı görmek anlamına gelir.Uygulama yoluyla giriş ise, zihnin aşamalı olarak eğitimi anlamına gelmektedir.
Bodhidharma ilke yoluyla girişi şöyle tanımlar: “hatayı geride bırakarak, doğruya dönmek; kendin ve diğerleri arasında ayrım gözetmemek. Derin düşünce sırasında, kişinin zihni sabit ve hareketsiz olmalı, bir duvar gibi.” Bu aydınlanmaya doğru doğrudan ve kolay bir yol gibi gözükebilir, ancak gerçekte en zor olanıdır. Bodhidharma’nın kendi aydınlanmasını ilke yoluyla giriş olarak düşünürsek, ancak bir ömür boyu süren uygulamaların ardından, Song dağında bir mağarada duvara dönük geçen dokuz yıllın sonunda geldiğini söyleyebiliriz. Aslında, ilke yoluyla girişe ulaşmak için uygulanan metodu şu cümle tarif eder: “kişinin zihni sabit ve hareketsiz olmalı, bir duvar gibi.” Bu zihnin boş olduğu anlamına gelmez; tam tersine, uyanık ve berrak, farkındalıkla her şeyi aydınlatır ve şefkatle karşılık verir. İdeal olanı budur, ve ilke yoluyla girişte böyle bir zihin hali amaçlanır.
Farkındalığa ulaşmada ikincisi uygulama yoluyla giriştir, dört uygulamadan oluşur: karmik borcu kabullenme, koşullara uyum gösterme, arayışa girişmemek, ve Dharma ile birlik. Her bir uygulama diğerinin bir adım ilerisindedir, dolayısıyla sırayla izlenmelidir.
İlk uygulama, “karmik borcu kabullenme”, karmanın etkilerini, neden ve sonucu tanımayı gerektirir. Karma kelime anlamıyla eylem olarak çevrilen Sanskrit bir terimdir. Bir eylemi yerine getirdiğimizde, gelecekte, şimdiki varoluşumuz sırasında veya daha sonrakilerde bir sonuç yaratacak olan karmik bir güç geride kalır. Belli bir eylemin karmik etkileri daimi olarak ortadan kaldırılamaz, çünkü sürekli olarak yeni eylemlerde bulunulması, aynı doğrultuda karmik güçte değişikliklere neden olur. Ancak her olayda bir neden-sonuç ilişkisi mevcuttur, ve sonuç için de bu aynı şekilde geçerlidir elbette. Bu nedenle sıkıntılarla karşılaştığımızda, önceki sayısız yaşamdaki sayısız geçmiş eylemden kalan karmik borçla karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız. Borcumuzun bir kısmını ödediğimizde, bunu yapabilme kapasitesine sahip olduğumuz için mutlu olmalıyız. Eğer bu bakış açısına sahip olursak, talihsizlikler ortaya çıktığında, alınganlıktan uzak ve sakin kalabileceğiz. Huzur bozucu davranışlardan, yılgınlıktan ve karamsarlıktan dolay acı çekmeyeceğiz. Bu önemli bir uygulamadır.
Karma, veya neden ve sonuçlar, olayların gerekleşmesini olanaklı kılan, Budist neden ve koşullar kavramıyla bir arada ele alınmalı ve uygulamaya konmalıdır. Sorumluluklarımızdan ve karmamızın oluşturduğu borctan kaçamayız, kaçmamalıyız. Ama koşullarımızı ve karmamızı geliştirmeyi denemeliyiz. Eğer durumu geliştirme olanağı varsa, onu daha iyleştirmek icin calışmalıyız. Eğer değiştirmek mümkün değilse, bu sefer durumu karmik borcumuz olarak, ağırbaşlılıkla kabullenmeliyiz.
Neden ve koşullar ilkesiyle neden ve sonuç ilkesi kolaylıkla birbirine karıştırılabilir. Aslında iki ilke birbiriyle yakından bağlantılıdır, ve birinden bahsetmeden diğerini anlatmak zordur. Neden ve sonucun bakış açısından, önceki olaya neden, sonrakine ise sonuç diyebiliriz. Bir olayı diğeri takip eder. Ancak bir neden başlı başına bir sonuca yol açamaz. Başka bir şeye daha ihtiyacı vardır ki, neden ile birlikte sonuca yol açılabilsin. Bu olgu ve etmenlerin bir araya gelişi neden ve koşullar adı verilir. Bir erkek ve kadın bir araya gelmesi otomatik olarak çocuğa neden olmaz. Başka etmenlerin de bir araya gelmesi gerekir ki, neden (ebebeyn) sonuca (çocuk) yol açsın. Ebebeyn, çocuk ve ilgili diğer etmenler hepsi birden neden ve koşullar olarak kabul edilir.
Neden ve koşullar aynı zamanda fiziksel veya zihinsel tüm olgular anlamına gelen, Sanskritçe “dharmas” olarak da ifade edilebilir. Bu kullanım şekli, Buda’nın öğretileri, uygulamanın prensipleri anlamında kullanılan “Dharma”dan –büyük D ile- farklıdır. Ancak, Buda’nın öğretileri ve uygulama metodlarının kendisi bile birer olgu veya dharmadır.
Her halukarda, bir neden (bir dharma) ile kesişen koşul (başka bir dharma) başka bir şeye neden olucak, ve bu şekilde uzay ve zamanda her yöne doğru devam edecektir. Tüm olgular neden ve koşullardan kaynaklanır. Meydana gelen her olgunun kendisi, önceki bir neden ve koşulların bir sonucudur, ve nedenler ve koşulların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu da, tüm olguların, veya dharmaların ne zaman veya nerede meydana geldiklerine bakmaksızın birbiriyle bağlantılı olduğunu anlatan koşullu oluşum ya da bağımlı kaynaklanma denilen kavrama götürür.
Tüm dharmalar neden ve koşulların sonuçları olduklarından, ortaya çıkışları da koşulsaldır. Bu yanlızca başlayıp ortaya çıkmalarında değil, bitip ortadan kalkmalarında da geçerlidir. Kişinin doğumu bir olgudur, kişinin ölümü de; bir köpüğün oluşumu bir olgudur, patlaması da, aynı şekilde bir düşüncenin ortaya çıkması ve düşüncenin yok olması da birer olgudurlar. Tüm olgular, neden ve koşullar sebebiyle varolur ve yok olurlar.
Bodhidharma’nın salık verdiği dört uygulamadan ikincisi, “koşullara uyum sağlama”dır. Bu da aynı şekilde neden ve koşulların anlaşılmasını gerektirir. Koşullara uyum sağlama, çevremizin kısıtlamaları dahilinde elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiği anlamına gelir. Eğer koşullar lehimizeyse, veya başımıza iyi bir şey gelirse, aşırı heyecanlanmamalıyız. İyi şans, kötüsü gibi, karmik borcun bir sonucudur. Bankadaki hesabımızın meyvelerinin tadını çıkarırken ne diye heyecanlanalım ki. Aynı sebeple, aşırı derecede gurur duymamamız gerekir, çünkü iyi talih, kötüsünde olduğu gibi, pek çok neden ve koşulun bir araya gelmesinin sonucudur. Başkalarının iyi dileklerine, ana-babamızın fedakarlıklarına, tarihsel koşullara bu kadar bağımlı oldukları halde, nasıl başarılarımızla övünebiliriz ki. Koşullara uyum sağlama uygulaması aşırı keyif, kendini tatmin, veya hayal kırıklığı duymadan karmanızı, ya da neden ve sonucu kabullenmeniz anlamına gelir.
Karmik borcu kabullenme ve koşullara uyum sağlama, günlük yaşamda oldukca yardımcı uygulamalardır. Koşullarımızı ve karmamızı geliştirmemize, yaşama karşı pozitif bir tutum izlememize olanak sağlarlar. Değişen koşullar karşısında sakinliğimizi korumamıza yardımcı olur, tavrımızı geliştirir, ve ilişkilerimizi uyumlu tutar. Bodhidharma’nın bu öğretilerinin anlaşılması güç değildir, ve sıradan herhangi bir kişi onlardan faydalanabilir. Eğer öğretileri günlük koşullara uygulayabilirsek, sorumluluklarımızı yerine getirmiş olacağız. Bu yolla, yaşam daha anlamlı olacaktır.
Bodhidharma’nın dört uygulamasından üçüncüsü, “arayışta bulunmamak”tır. Çince’de bir deyim vardır: “insanlar yaşlanınca yardım etsin diye çocuk yetiştirir, ve açlığa karşı yiyecek toplar”. Bugün Batı’da insanlar yalnızca yaşlılıkta yardımcı olsun diye çocuk yetiştirmiyor belki, ama herhalde darlık zamanı için yiyecek ve servet biriktirmeye devam ediyorlardır. Bu tavır arayışta bulunmamak tavrı değildir. Arayışta bulunmamak uygulamasında, sürekli olarak, özenle faydalı faaliyetlere girişiriz, ancak bu gayretlerin ne şimdi, ne de gelecekte bir kişisel kazanç sağlayacağı düşüncesini taşımayız. Kişisel kazançlar aramaya çıkmayız. Bu kolay değildir, ve ikinci uygulamadan daha yüksek seviyede bir uygulamadır. Gerçekte, ben-merkezli faaliyetten tamamıyla uzak durmak istiyorsak, benliğin varolmadığının farkına varmaya doğru zorlu bir adım atmalıyız.
Çoğunlukla benlik olarak düşündüğümüz şey bir yanılsamadır. Yalnıca çevre ile kesintisiz devam eden etkileşimimize verdiğimiz bir isim olmanın dışında, kendi başına hiç bir şey ifade etmez. Hiç durmaksızın görür, işitir, koklar, tadar, dokunur, ve düşünürüz; ve benlik olarak tanımladığımız şey de, duyumların, algıların ve yargıların çağlayanı, düşünceler ve yine düşüncelerdir.
Benliğin yanılsama olduğunu söylemek, onun bir sanrı olduğunu söylemekle aynı değildir. Benlik bir serap değildir. Benliğin yanıltıcı olduğunu söylememizin nedeni, onun sabit bir varlık değil, daha ziyade, sürekli değişen bir çevreye karşılık olarak durmaksızın değişen bir olaylar dizisi olmasındandır. Benlik aynı kalan bir şey değildir, böyle olduğu için de, benliğin bir yanılsama olduğunu söyleriz. Aynı nedenle, tüm olgular benliksizdir. Her şey her an değişim içinde, evrilir, başka bir şeye dönüşür. Bu nedenle benlik, durmaksızın yanlış bir çevreyle etkileşen yanlış bir varoluştur.
Arayışta bulunmamak uygulaması benliksizliğin uygulaması olduğundan, ileri bir uygulamadır. İnsanların kendi faydaları için Budizmi öğrenmeleri ve uygulamaları normal olsa da, uygulama ilerledikçe benmerkezcilikleri azalır. Sürekli meşgul olduklarını farkederler, çünkü başkaları onların yardımına ihtiyaç duymaktadır, ve onlar da bu yardımı sağlarlar. Böyle biri artık aydınlanmaya ulaşmayı dahi düşünmemektedir.
Kendi başarınız hakkında endişelenmeyi bırakmışsanız, aydınlanmışsınız demektir. Yoksa, sürekli inceden inceye dönüp dolaşan düşünceler ve kendiniz için bir şey yapma arzusuna bağımlılık varlığını koruyacaktır. Eğer kendinizi tüm dünyevi sıkıntılardan ve ızdıraplardan kurtamak istiyor, kurtuluşu arzuluyorsanız, hala kendinize bağımlısınız demektir. Yalnız kendi aydınlanmanız hakkında hiç bir endişeniz kalmadığında gerçekten aydınlanmaya ulaşabilirsiniz. Arayışta bulunmamak uygulaması, işte bu aydınlanmış halin uygulamasıdır.
Bodhidharma’nın uygulamarının dördüncüsü, “Dharma’yla birlik”, Budizm’in tüm olguların geçici olduğu ve bir içsel benliğe sahip olmadığı yönündeki temel prensibini yansıtmaktadır. Dharma’yla birlik uygulamasında, boşluğun doğrudan tasavvuru yoluyla, bu geçiciliği ve benliksizliği kişisel olarak deneyimlemeye çalışırız. Bu Chan’ın en yüksek uygulamasıdır, ve en yüksek anlayışa ulaşmayı sağlar. Bu daha önce bahsettiğimiz, “ilke yoluyla giriş” noktasına ulaşmamıza izin veren uygulamadır.
Peki bir uygulayıcı nereden başlamalıdır? Farklı Budist okullar, yeni başlayanlar için, yazmaları okumak, andlar içmek, yere eğilmeler, farkındalık ve nefes meditasyonları gibi farklı yöntemleri benimser. Tüm bu yöntemler, dağınık, şaşkın, duygusal ve istikrarsız zihnimizden kurtulup sakin ve çevresiyle ahenkli bir zihinsel duruma kavuşmamıza yardım ederler. İlk olarak yapmamız gereken şey zihin ve bedeni gevşetmektir. Gevşeyebilirsek daha sağlıklı ve istikrarlı olur, diğerleriyle daha ahenkli ilişkiler kurabiliriz.
Chan merkezine gelen çok sinirli bir Budist izleyicimiz vardı. Onun sinirliliği diğer insanları da sinirli yapıyordu. Sizinle konuştuğunda, bedeni sanki her an size saldıracakmış, ya da kendini korumak ister gibi gergindi. Bu tür tutumlara insanlar tepki gösterir, rahatsız olurlar. Ona rahatlamasını söylediğimde, gergin, zorlama bir sesle yanıt verdi: “ben zaten rahatım!” Sürekli korku ve güvensizlik içinde, ve bu duyguların yol açtığı sorunlar nedeniyle Chan Merkezimize çare aramaya gelmişti. Meditasyon öğrenmek istedi, ben de ona adım adım vücudunu ve ardından zihnini gevşetmeyi öğrettim. Eğer gevşeyemezsek, meditasyon yapmamızın bir yolu yoktur; eğer meditasyon yapamazsak, “arayışta bulunmamak” uygulaması yapmamız tamamıyla imkansızdır. Bu adam çok sabırsızdı; ve aydınlanmaya ulaşırsa tüm sorunlarından kurtulacağını düşünmeye başladı. Bana şöyle dedi: “Usta, yalnızca çabucak aydınlabileceğim bir yöntem, başka hiç bir şey istemiyorum. Yöntemi bir an önce göster.” Ona, “böyle bir yöntem daha icad olmadı. Eğer çabuk ve garantili bir aydınlanma yöntemi icad etmiş olsaydım, büyük paralara satabilirdim herhalde,” dedim.
Burada size icad ettiğim bir yöntemi anlatacağım, öğrenmek isteyen ücretsiz olarak faydalanabilir. Yöntem, beden ve zihni gevşetmek. Kolay ve sade. Sizi aydınlanmaya ulaştırıp ulaştıramayacağını sormayın. Öncelikle gevşeyebiliyor olmalısınız, daha sonra aydınlanma hakkında konuşuruz. Gözlerinizi kapatın ve sandalyenizde geriye yaslanın, ve kaslarınızı gevşetin. Gözlerinizi tamamıyla gevşetin. Göz kapaklarınızın gevşemiş ve hareketsiz olması çok önemlidir.
Gözyuvarlarınızın çevresinde herhangi bir gerilim olmamalıdır. Hiç bir yere güç veya gerilim uygulamayın. Yüz kaslarınızı, omuzlarınızı ve kollarınızı gevşetin. Karnınızı gevşetin ve ellerinizi dizüstünüze yerleştirin. Eğer hissediyorsanız, vücud ağırlığınız sandalyenizde olmalıdır. Hiç bir şey düşünmeyin. Aklınıza düşünceler gelirse, onları kabul edin, ve nefesinizin burun deliklerinizden giriş ve çıkışını takip edin. Diğer insanların ne yaptığıyla ilgilenmeyin, ve gevşeyin. Yapmakta olduğunuzun yararlı olup olmadığı hakkında şüphelere kulak asmayın.
Bu yöntemin ilkesi rahatlamaktır – doğal ve uyanık olmak. Oturumları kısa tutun, ancak sık sık uygulayın. Başlangıçta, her bir oturum on dakika veya daha az olmalıdır, eğer fazla rahatsızlık hissetmezseniz, süreyi adım adım yirmi-otuz dakikaya kadar çıkarın. Daha uzun yapmaya kalkarsanız, muhtemelen huzursuzluk hissedecek, ya da uykuya dalacaksınız. Bu yöntemi bir günde bir kaç defa kullanabilirsiniz; bedeninizi ve zihninizi canlandıracak ve günlük yaşamdaki kimi kafa karışıklıklarını ortadan kaldıracaktır. Adım adım bedensel ve zihinsel istikrar kazanarak, Chan’ın kapısından girişinize olanak sağlanacaktır.
Chan: Kapısız Kapı
Chan genelde kapısız kapı olarak adlandırılır. “Kapı” hem bir uygulama yöntemi, hem de özgürleşmeye giden yoldur; ancak “kapısız”dır, bununla kast edilen, Chan’ın uygulayıcının özgürlüğe ulaşmasına yardım etmek için belli bir yönteme dayanmamasıdır. Yöntemsizlik yöntemi en üstün yöntemdir, Chan’ın kapısı doğal olarak açılacaktır.
Bilgeliğe ulaşmada başta gelen engel benlik takıntısıdır. İnsanlarla, nesnelerle ve durumlarla karşılaştığımızda, hemen “ben” kavramı baş gösterir. Bu “ben”e bağlandığınızda ise, her şeyi onun dolayımıyla sınıflandırır ve yargılarsınız. “Bu benim, şu değil. Bu benim için iyi, şu değil. Bundan hoşlanıyorum, şundan nefret ediyorum.” Benlik düşüncesine bağımlılık, gerçek berraklığın ortaysa çıkmasını imkansız bir hale getirir.
Peki takıntısızlığı nasıl tanımlayabiliriz? Çeşitli durumlarla karşılaştığınızda, veya insanlarla etkileşiminizde, karşınızdakiyle aranızda herhangi bir “ben” bulunmaz. Herşey olduğu gibi, canlı ve berraktır. Duruma uygun bir şekilde davranır, ne gerekiyorsa verirsiniz.  Chan’da bilgelik olarak adlandırılan, nesnelerin bencillikten uzak bir tutum içinde, oldukları şekilde berrakça algılanmasıdır. Chan’da şefkat denilen, ben düşüncesi olmaksızın, başkalarının ihtiyacı olanı vermektir. Bilgelik ve şefkat aydınlanmış bir zihnin farkındalığını ve görevini tarif eder. Chan’da bu ikisi birbirinden ayrılamaz, ve ikiside benlik takıntısının bir kenara bırakılmasına dayanır.
Chan okulu evrimine devam ederken,  Bodhidharma’nın tarif ettiği, ilke yoluyla ve uygulama yoluyla iki tür girişe denk düşen iki tür uygulama gelişmiştir. Sessiz Işıldama yöntemi Caodong geleneğinin bir özelliğidir. Buna karşılık Linji geleneği gong’an ve huatou yöntemlerini savunur. Her iki yaklaşım da kişinin benliksizliği gerçekleştirmesini, yani aydınlanmaya ulaşmasını sağlayabilir.
Uygulamanın kökenleri Bodhidharma’ya ve ortaya attığı ilke yoluyla giriş kavramına dayandırılabilirse de, Sessiz Işıldama terimi, veya Mozhao Song hanedanı dönemi ustalarından Hongzhi Zhenjui’ye (1091-1151) atfedilir. Bodhidharma’dan beş nesil sonra büyük Usta Yongjia (665-713) “Aydınlanma Şarkısı”ında ‘berraklık ve durgunluk’ üzerine yazmıştır. Durgunluk zihni susturma uygulamasına, berraklık ise tefekküre, farkındalığın ışığıyla zihni aydınlatmaya işaret eder.
Hongzhi ‘sessizce oturma’yı şöyle tarif eder: “bedenin sessizcce oturuyor, zihnin durgun, hareketsiz. Bu, uygulamada gerçek çabadır. Beden ve zihin mutlak istirahatta. Ağız öyle haraketsizdir ki, çevresinde yosunlar biter. Dilde çimenler yeşerir. Ara vermeksizin bunu yap, zihnin bir sonbahar göletinin sakinliğini kazanana, akşam göğü aydınlatan ayın parlaklığına kavuşana dek zihnini temizle.”
Başka bir yerde Hongzhi şöyle der: “Sessiz oturmada, hangi alem görünürse görünsün, zihinde her ayrıntı çok nettir, ancak herşey olması gereken yerde, kendi yerindedir. Zihin tek bir düşüncede onbin yıl kalır, ancak ne içeride ne dışarıda, her hangi bir şekli mesken tutmaz.”
Sessiz Işıldamayı kavrayabilmek için, içinde her hangi bir düşünce olmasa da, zihnin halen çok açık, çok uyanık olduğunu anlamak önemlidir. Sessizlik ve aydınlatmanın orada olması zorunludur. Hongzhi’ya göre, zihinde hiç bir şey meydana gelmediğinde, kişi de hiç bir şeyin olmadığının farkındadır. Farkında değilse, bu yalnızca Chan hastalığıdır, Chan hali değil.
Öyleyse bu durumdayken, zihin şeffaftır. Bşr anlamda, hiç bir şeyin olmadığını söylemek tam olarak doğru değildir, çünkü şeffaf zihin oradadır. Ancak hiç bir şeyin takıntı veya engel olamayacağını söylemek yanlış olmaz. Zihin bu durumdayken, her hangi bir şekil ya da niteliği sahip değildir. Güç mevcuttur, ancak görevi, her yerde ışıldayan güneş gibi zihni ışıltıyla doldurmaktan ibarettir. Bu nedenle Sessiz Işıldama, hiç bir şeyin hareket etmediği, ancak zihnin parlak ve aydınlatıcı olduğu bir uygulamadır.
Gong’an, bir usta ile bir veya daha fazla öğrencisi arasında yaşanmış, aydınlanmış zihnin bir kavrayışını veya bir deneyimini anlatan bir hikayedir. Hikayenin içeriği, her zaman olasa da, genelde karşılıklı bir dialogdan oluşur. Daha sonra olay hatırlanmış, ve kayıtlara geçilmiş, kelime anlamıyla ‘kamuya çık vaka’, yani gong’an adını almıştır. Genellikle olayın kayıtlara geçirilmeye değer bulunmasının nedeni, etkilişim sonucunda öğrencinin bir uyanış, bir aydınlanma deneyimi yaşamış olmasıdır.
Bir keşiş Zhaozhou ustaya sorar, “Bir köpek Buda-doğasına sahip midir?” Usta, hiç bir şey anlamına gelen “Wu” ile cevaplar. Bu temel bir gongan’dır, muhtemelen de kayıtlara geçmiş en ünlü gonganlardan biridir. Zhaozhou’nun yer aldığı başka bir gongan da şöyledir: Zhaozhou’nun bir öğrencisiyaşlı bir kadına raslar ve ona, “Tai Dağına nasıl gidebilirim?” diye sorar. Kadın, “Böyle devam et!” cevabını verir. Keşiş yürümeye başlarken, ardından yaşlı kadının, “Gerçekten de gitti!” dediğini duyar. Öğrencisinden bu olayı dinleyen Zhaozhou, “Sanırım oraya gidip kendi gözlerimle görmeliyim” der. Yaşlı kadınla karşılaştığında aynı soruyu sorar, ve o da aynı cevabı verir: “Böyle devam et!” Zhaozhuo yola koyulduğunda, daha önce olduğu gibi, yaşlı kadının “Gerçekten de gitti!” dediğini duyar. Zhaozhou geri döndüğünde öğrencilerine, “O yaşlı kadın sayesinde gördüm”, der. Zhaozhou’nun yaşlı kadının yardımıyla bulduğu şey nedir? Bu uzun ve muğlak gongan’ın anlamı nedir?
Yaklaşık olarak Song hanedanlığı (960-1276) döneminde, Chan ustaları gong’anları öğrencilerine meditasyon konusu olarak vermeye başladı. Uygulayıcıdan bir tarihsel gongan’ın anlamını sorgulaması isteniyordu. Gong’anın anlamını kavramak için, öğrenci bilgi, deneyim ve muhakemeyle bir yere ulaşamayacağından, bunları bir kenara bırakmak zorundadır. Öğrenci cevabı ancak can-gong’an (okunuşu tsan), ya da “gong’an sorgulama” yöntemiyle bulabilir. Bu, gong’an hariç her şeyin bilinçten temizlenmesini, ve nihayetinde güçlü bir merak duygusu ve gong’anın anlamını kavramaya yönelik yoğun bir arzudan oluşan, “şüphe duygusu” yaratılmasını gerektirir.
Gong’an ile yakından ilişkili, ancak farklı bir uygulama da huatou’dur. Huatou, kelime anlamıyla “söz başı”, uygulayıcının kendi kendisine sorduğu bir sorudur. “Wu nedir?” ve “Ben kimim?” sıkça kullanılan huatoulardır. Huatou uygulamasında kişi tüm dikkatini soruyu durmaksızın tekrarlamaya adar. Gong’an ve huatou uygulamaları, uygulayıcıda büyük bir şüphe duygusu uyanrarak ve nihayetinde parçalayarak aydınlanmaya ulaştırma yöntemiyle birbirlerine benzerler.
Huatou uygulamasının en önde gelen savunucularından Chan Ustası Dahui Zhonggao (1089-1163), öğrencinin bir gongan veya huatou’yu etkin olarak kullanması için önce, başıboş dolaşan zihnini dinginleştirmesi için oturarak yapılan meditasyonun gerekli olduğunu savunmuştur. Dağınık bir zihin odaktan, veya büyük şüpheyi ortaya çıkarmak için gerekli olan enerjiden yoksundur; bu nedenle öğrencilerini eğitirken Sheng Yen Usta onlara dağınık zihinlerini birleştirecekleri bir yöntem verir. Öğrencinin zihni sabitleşip yoğunlaştıktan sonra gongan veya huatou uygulaması büyük şüphenin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Bu kuşku bir savın gerçekliğinin sorgulanmasıyla ilgili sıradan bir kuşku değildir.
Tüm deneyimlerimizin, kim olduğumuz sorusunun, ya da yaşam ve ölümün anlamının ardında yatan fundamental belirsizlik, varoluşsal açmazdır. Gong’an veya huatounun özünden gelen soru mantık ile çözülemeyeceğinden, uygulayıcı devamlı olarak soruya geri dönerek, “şüphe kitlesini” beslemek zorundadır, ta ki “boğazına takılmış sıcak çelik bilye” haline gelene kadar. Eğer öğrenci ısrar eder, ve enerjinin dağılmasını önleyebilirse, şüphe kitlesi sonunda zihinden tüm şüpheyi silip süpürecek bir patlamayla yok olacak, ve geriye yalnızca zihnin asıl doğası, yani aydınlanma kalacaktır.
Belki de, hatta yüksek bir olasılıkla, patlama zihni tüm takıntılardan temizlemeye yetecek enerjiden noksan kalacaktır. Dashui gibi büyük bir usta bile ilk patlama deneyiminde yeteri kadar kavrayamamıştı. Öğretmeni Yuanwu (1063-1135) ona, “Sen öldün, ama hayata geri döndün.” demişti. Dashui’nin aydınlanması ikinci deneyiminden sonra onaylanmıştır.
Bu nedenle, kişinin uygulamanın tüm aşamaları boyunca ona rehberlik eden güvenilir bir Shifu’ya (Usta), ya da öğretemene sahip olması çok önemlidir. Başlangıçta, zihin henüz yeterince istikrara kavuşmamışken büyük şüpheyi yaratmaya girişmek, en iyi ihtimalle faydasız bir girişim olarak kalacaktır; daha kötü bir ihtimalle ise, kişide çok fazla endişeye neden olabilir. Sonuç olarak, uygulamanın sonucunda ulaşılan her hangi bir deneyim, mahir bir Usta tarafından onaylanmalıdır. Yalnızca hakiki bir usta, gerçek ve sahte aydınlanmanın farkını bilebilir.
Gong’an ve Huatou uygulamaları aydınlanmaya agresif ve patlayıcı bir yaklaşımdır; Sessiz Işıldama uygulaması ise daha barışçıl bir yoldur. Ancak her ikisi de aynı temellere ihtiyaç duyar: sabitlemiş ve birleştirilmiş zihin. Ayrıca ikisi de aynı amaca yöneliktir: zihnin, boşluğun doğası, Buda-doğası, bilgelik ve aydınlanma olan doğasının farkına varılması.
Yazan: Sheng Yen Usta
çeviren: Changding

Kaynak:
-Master Shen Yen, “In the Spirit of Chan” , DDM website.

Araç çubuğuna atla