Gurudwara

Martı

Martı kitabı konusu nedeni ile okunması için en fazla tavsiye edilen kitapların başında gelir. Oldukça motive edici ve insanın isteğinde her şeyi başarabileceğini bir martı vasıtası ile anlatan bir eserdir.

Kitabın ana karakteri bir martı olan Jonathan Livingston ya da kısaca Jon’dur. Diğer tüm martılar sadece karınlarını doyurmak için uğraş verirken Jonathan hayata çok farklı bakar. Uçmayı çok sever ve her seferinde limitlerini zorlamaya uğraşır. Her zaman daha fazlasını başarabileceğini bilir ve buna içten inanır. Başarısız olduğunda da bile denemekten vazgeçmez ve sonunda akrobatik uçabilen tek martı olmuştur. Dahası diğer martıların aksine geceleri de uçabilmektedir.

Jonathan uçmanın sınırsızlığını keşfettikten sonra kendisi gibi olan martılar ile tanışır. Artık kendisi bambaşka birisidir. Burada kendisinden daha yetenekli martılardan daha fazla şey öğrenir ve öğrendiklerini paylaşmak için eski sürüsüne döner. Fakat farklı olduğu için sürüsünden dışlanır. Yine de hayalinden vazgeçmez ve istekli olan martılara bildiklerini öğretmeye çalışır.

Yaşlı martının ay ışığı vuran yüzünde bir gülümseme belirdi. “Hâlâ öğreniyorsun Martı Jonathan,” dedi.

“Buradan sonra neler olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?”

“Hayır Jonathan, böyle bir yer yok. Cennet bir yer, bir mekan değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir.” Bir an sessiz kaldı. “Sen hızlı bir uçucusun, öyle değil mi?”

”Ben… ben hızı seviyorum,” dedi şaşkınlıkla ama yaşlı martının da bunu fark etmesinden dolayı gururlanmıştı.

“En iyi hıza ulaştığın an, cennete de ulaşmış olacaksın Jonathan. Ve bu saatte bin mil, bir milyon mil hızla ya da ışık hızıyla uçmak anlamına gelmiyor. Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin mükemmelin sınırları yoktur. Mükemmel hıza ulaşmak oğlum, orada olmak demektir.”

(…) Jonathan hayran kalmıştı. Cennet hakkında sormak istediği tüm soruları unutmuştu. “Bunu nasıl yaptınız? Nasıl bir duygu? Ne kadar uzağa gidebilirsiniz?”

“Gitmek istediğin her yere, istediğin her zamana gidebilirsin,” dedi yaşlı martı. “Düşündüğüm her yere, her zamana gittim ben.” Denize doğru baktı. “İlginç. Mükemmelliği küçümseyen martılar yavaştır, hiçbir yere gidemezler. Mükemmele ulaşmak için uçanlar hızlıdırlar ve her yere gidebilirler. Unutma Jonathan, cennet bir zaman dilimi ya da bir mekan parçası değildir, çünkü zaman ve mekan kavramları anlamsızdır. Cennet…”

“Bana böyle uçmayı öğretir misiniz?” Bir bilinmezi daha yeneceğini düşünmenin keyfiyle ürperdi.

“Öğrenmek istiyorsan elbette.”

“Çok istiyorum. Ne zaman başlıyoruz?”

“Madem istiyorsun, hemen başlayabiliriz.”

Jonathan’ın gözlerinde bir ışıltı belirdi. “Böyle uçmayı öğrenmek istiyorum,” dedi. “Ne yapmam gerektiğini söyleyin bana.”

Genç martıyı dikkatlice izleyen Chiang yavaş bir ses tonuyla konuşuyordu. “Düşündüğün en son hızda herhangi bir yere uçabilmek için daha şimdiden oraya vardığını kabul etmelisin,” dedi.

Chiang’a göre bu işin kuralı, Jonathan’ın kendisini bir metre kanat açıklığıyla sınırlı bir bedene sahip, rotası belirlenmiş bir martı olarak görmemesiydi. Kural; gerçek doğasını, bilinen tüm rakamları aştığı, zamanın ve mekanın ötesine geçtiği zaman yaşayabileceğini bilmesiydi.

Jonathan inatla her gün, gün doğumundan gece yarılarına dek çalıştı. Fakat tüm çabalarına rağmen, başladığı noktadan bir adım bile ilerleyememişti.

“İnancı unut,” dedi Chiang tekrar tekrar. “Uçmak için inanca ihtiyacın yok, sadece uçmayı anlaman yeterli. Hadi tekrar dene…”

………….

Bir gün Jonathan kıyıda, tüm dikkatini Chiang’ın sözleri üzerine yoğunlaştırmış, gözleri kapalı düşünürken onun ne anlatmak istediğini birdenbire anlayıverdi. “Doğru! Ben sınırları olmayan, mükemmel bir martıyım.” Jonathan, büyük bir hoşnutluk içindeydi.

“Güzel!” dedi Chiang, sesinde bir zafer havası vardı.

Jonathan gözlerini açtığında, yaşlı martıyla yalnız başlarına, su kenarlarına dek ağaçların uzandığı, tepede ışıl ışıl güneşlerin dönüp durduğu farklı bir sahildeydiler. “Sonunda anladın,” dedi Chiang, “fakat kontrolünü daha iyi sağlamak için biraz daha çalışmaya ihtiyacın var.”

Jonathan şaşkındı. “Neredeyiz?”

Bu ilginç çevreden etkilenmeyen yaşlı martı, Jonathan’ın sorusunu hiç önemsemedi. “Gördüğün gibi, yeşil bir göğü ve güneş yerine iki yıldızı olan bir gezegendeyiz.”

Jonathan zevkten bir çığlık attı. Bu, dünyayı terk ettiğinden beri çıkardığı ilk sesti: “BAŞARDIM!”

“Tabii ki başardın Jon,” dedi Chiang. “Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek. Şimdi kontrolünü sağlama konusuna…”

Geri döndüklerinde hava kararmıştı. Diğer martılar Jonathan’a hayranlık içinde bakıyorlardı. Çünkü o, çok uzun bir süre yaşadığı yeri, aslını kolaylıkla terk edebilmişti.

Çok kısa bir süre sonra Jonathan, onların kutlamalarına karşılık veriyordu. “Burada henüz çok yeniyim. Her şeye yeni başlıyorum! Sizlerden öğrenecek çok şeyim var!”

Yanında duran Sullivan, “Sanmıyorum,” dedi. “On bin yıldır gördüğüm martıların arasında, ‘öğrenme’den en az korkanısın.” Sürü bir an sessiz kaldı. Jonathan ise biraz utangaçlaşmıştı.

“İstediğin zaman çalışmaya başlayabiliriz,” dedi Chiang, “ta ki geçmişe ve geleceğe uçabilene kadar. Ardından daha zoruna, daha güç gerektirene, fakat hepsinden daha keyifli olana başlamaya hazır olacaksın. O zaman gerçekten uçmaya, iyiliğin ve sevginin gerçek anlamını öğrenmeye başlayacaksın.”

Bir ay- ya da bir aymış gibi hissedilen bir zaman dilimi- geçip gitmişti ve Jonathan son derece hızlı öğreniyordu. Önceden öğrendiği şeyler bilinen, sıradan şeylerdi. Şimdi ise yaşlı martının özel bir öğrencisiydi ve sanki tüylü bir bilgisayar gibi, bir sürü yeni bilgiyi belleğine kaydediyordu.

Derken, Chiang’ın gitmesi gereken gün geldi çattı. Chiang, hepsiyle sükunet içinde konuştu ve onlara öğrenmeyi, öğrendiklerini uygulamayı ve yaşamın gizli saklı kalmış tüm mükemmel ilkelerini anlama çabalarını hiçbir zaman bırakmamalarını tembih etti. O konuştukça tüyleri aydınlandı, aydınlandı ve sonunda hiçbir martının bakamayacağı kadar parlaklaştı.

“Jonathan. ” dedi, “sevgiyi sakın ihmal etme.” Ve bunlar, onun son sözleri oldu.

Tekrar görmeye başladıklarında, Chiang gitmişti.

Günler geçtikçe Jonathan geldiği dünyayı daha sık düşünmeye başladı. Eğer burada öğrendiklerinin sadece onda birini orada öğrenmiş olsaydı, ne anlamlı bir yaşam olurdu. Orada hala, sınırlarını aşmaya çabalayan, bir lokma ekmek için teknelerin etrafında dönüp dolaşmaktan öte, uçmanın gerçek anlamını bulmaya çalışan bir martı var mıydı, merak ediyordu. Belki de sürünün yüzüne gerçekleri haykırdığı için dışlanmış bir martı bile vardı. İyilik hakkında aldığı dersler, sevginin doğası hakkında öğrenmeye çalıştıkları, onda dünyaya geri dönme isteği uyandırıyordu. Geçmişi yalnızlıkla dolu olmasına rağmen Martı Jonathan bir öğretmen olarak doğmuştu. Ve onun sevgisini gösterme yolu, yalnızca gerçekleri görmek için fırsat kollayan bir martıya doğruları öğretebilmekti.

Düşünce hızıyla uçmada usta olan ve bu konuda diğerlerinin öğrenmesine yardım eden Sullivan, onun söylediklerine kuşku ile bakıyordu.

“Jon, sen sürüden dışlanmış birisin. Niçin şimdi o martılardan herhangi birinin seni dinleyeceğini düşünüyorsun? Doğru olan bir ata sözünü sen de biliyorsun: En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir. Geldiğin yerdeki martılar sahilde pinekleyen, acı acı bağırıp kendi aralarında dövüşen martılar. Onlar, cennetten bin mil uzaktalar ve sen onlara bulundukları yerden cenneti gösterebileceğini söylüyorsun. Jon, onlar kanatlarının ucunu bile göremezler! Burada kal ve senin öğreteceklerini anlayabilecek yeterlikteki yeni martılara yardımcı ol.” Bir an sessiz kaldı ve ardından, “Eğer Chiang eski dünyasına geri dönmüş olsaydı, sen bugün nerede olurdun bir düşünsene,” dedi.

Sullivan son sözü söylemişti ve haklıydı. En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir.

Jonathan orada kaldı. Yeni gelen, hepsi pırıl pırıl öğrenmeye hazır martılarla çalışmaya başladı. Fakat düşünceleri peşini bırakmıyordu. Dünyada da bir ya da iki tane öğrenmeye hazır martı olmalıydı. Eğer Chiang ‘la sürüden dışlandığı gün karşılaşmış olsaydı, şimdikine göre ne çok şey öğrenmiş olurdu.

Nihayet, “Sully, benim gitmem gerekiyor,” dedi. “Öğrencilerin oldukça iyi, yeni gelenlere onlar da yardımcı olabilirler.”

Sullivan derin bir iç çekti fakat onunla tartışmadı. Bütün söylediği, “Seni çok özleyeceğim Jonathan,” oldu.

“Ayıp ediyorsun Sully,” dedi Jonathan sitem ederek. “Mantıklı ol lütfen! Onca zaman neyi öğrenmeye çalıştık? Dostluğumuz zaman ve mekanla sınırlıysa, zamanı ve mekanı aştığımız an, kardeşliğimizin bitmesi gerekir. Zaman ve mekan kavramını aştığımıza göre istediğimiz an görüşebileceğimizi hiç düşünmüyor musun?”

Martı Sullivan zoraki gülümsedi. “Sen çılgın bir kuşsun,” dedi dostça. “Eğer biri karadan bin mil ötesini nasıl görebileceğini başka birine gösteriyorsa, bu kesinlikle Martı Jonathan Livingston olmalı, diye düşüneceğim.” Ardından gözlerini kuma eğip, “Hoşça kal, dostum Jon,” dedi.

“Hoşça kal Sully, tekrar görüşeceğiz.”

——

Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan masal tadında bir öykü olan “Martı”; hemcinsleri gibi sadece yemek peşinde koşmayan, birbirleriyle kavga etmeyen sıra dışı bir martı olan Jonathon Livinston’un hikayesini anlatmaktadır. İnsanlığı güzel bir şekilde eleştiren ve ders verici nitelikte yazılmış dünya edebiyatında önemli bir yeri olan kitaptır.

Martı kitabının okura verdiği en önemli mesaj öğrenmenin sınırının olmadığıdır.

Martı Jonathan Livingston

Orijinal Adı: Jonathan Livingston Seagull

Roman

Yazar : Richard Bach
Çevirmen: Aslı Tümerkan
Editör. : Meltem Erkmen
Yayın Evi : Epsilon

Araç çubuğuna atla