Gurudwara

Terzi

Adamın biri dolapları karıştırırken babasından kalma çok güzel bir elbiselik kumaş bulmuş. Kendisine bir takım elbise yaptırmaya karar vermiş.

Terzisi de olmadığından tanımadığı bir mahalle terzisine gitmiş kumaşı teslim etmiş. Üstün körü ve hızlı provalar bittikten sonra sıra elbisesini almaya geldiğinde büyük hevesle elbiseyi sırtına geçirmiş, geçmiş aynanın karşısına ki bir de ne görsün? Elbisenin bir omuzu diğerine göre aşağıda. İşte o anda;

“Nasıl buldunuz elbiseyi?” diye sormuş terzi.
“Güzel olmasına güzel de …… şu omuz.” demiş aynaya doğru yan dönerek adam.
“Omuz mu? Omuzda ne var?” diye sormuş terzi…
“Bana biraz aşağıda duruyor gibi geldi.” demiş adam aynaya dikkatle bakarak.

Terzi bakmış, sonra da;

“Siz yanlış duruyorsunuz da ondan” demiş ve ilave etmiş, “Kaldırın biraz omzunuzu,” adam kaldırınca da “ha şöyle… bakın şimdi nasıl?” diye sormuş gülümseyerek. Adam bakmış aynaya hakikaten bir omuzu kaldırınca elbise daha düzgün duruyormuş. Bu sefer gözü elbisenin yakasına ilişmiş.

“Şey,” demiş “bu yakalar sanki üst üste binmiş gibi duruyor…” Terzi hemen atılmış; “Yok öyle değil… Şişirin göğsünüzü öyle sünepe gibi durmayın, kasılın biraz, bakın düzelecek.”

Adam olabildiğince göğsünü şişirmiş gerçekten yakalar biraz açılmış. Bir omuzu havada, göğsünde hapsedilmiş nefesi aynada kendini izlemeye devam etmiş ve bu sefer de ceketin eteğine takılmış gözleri. Bakmış ki elbisenin arkası önünden uzun. Ve;

“Bu ceketin arkası uzun” diyecek olmuş ağzının payını almış;
“Kardeşim siz düzgün durmuyorsunuz ki… Azıcık öne doğru eğilin hele bakın ne güzel görülecek.”

Adam eğilmiş ve gerçekten de arkası ile önü aynı olmuş elbisenin. Öne eğilmiş göğsü şişkin ve tek omuzu havada aynaya bakmış pantolonun bir bacağı uzun. Bu sefer de korka korka;

“Sizce de bir paça öbüründen uzun değil mi? ” diye soracak olmuş. Terzi sesini yükselterek,

“Ayağınızı yan atıyorsunuz ondan şu bacağı öne atın iyice” demiş. Adam çaresiz bacağını ileri doğru atmış öbür bacağını da hafifçe geride kıvırınca paçalar tıpatıp aynı durmuşlar. Adam daha fazla soru sormamış çünkü azar işitmekten korkuyormuş. Parayı ödemiş, eski elbiselerini sardırmış ve yeni elbisesi ile yolda yürümeye başlamış.

Tabi ki elbisenin hakkını vermek için bir omuzu kaldırılmış, göğsünü şişirmiş, hafifçe öne doğru eğilmiş ve bir bacağı arkaya doğru kıvrık yürüyormuş. Yürürken oradan geçen iki kişiden biri bizimkini bir süre izledikten sonra öbür arkadaşına şöyle demiş;

“Şu adama bak, belli ki yeni diktirmiş üzerindekini…” Bir süre kıvrana kasıla yürüyen adama bakmışlar sonra da;

“Görüyor musun? Şu bizim mahallenin terzisi o kadar ustadır ki! Bu çarpık vücuda bile takım elbiseyi ne güzel oturtmuş.”

Üzerimize bazen isteyerek bazen de yaşamın yönlendirmesi ile giydiğimiz kimliğimiz, davranışlarımız, ünvanımız aynen elbiselerimiz gibidirler. Tabi ki çok istediğimiz/özendiğimiz elbiseler için hepimiz karnımızı içeri çekiyor, vücudumuzu eğip büküyor, elbiseyi hayal ettiğimiz şekilde doldurmaya çalışıyoruz. Ama bunu yaptığımızda çarpık bir görüntüyü veriyoruz ve kendimizden uzaklaşıyoruz. Bu durum bizi de yoruyor, yıpratıyor çoğu kez de hiç bir işe de yaramıyor. Oysa eğer elbisemizin içinde kendimiz gibi durmayı göze alabilirsek, yani içimizle dışımız (duruşumuz) bir olursa kendimizin değil, “terzi” metaforu ile simgelenen koşulların çarpıklığı daha iyi görülebilecektir.

İnsanın kendisi gibi olması cesaret ve özgüven gerektirir. Mevkiler/ünvanlar çok benmerkezci kavramlardır. Onları bir süre taşıyanlar kendilerini yücelmiş/onurlandırılmış hissederler. Ama mevki/ünvanları asıl onları taşıyanlar onurlandırırlar. Hem de başkalarının yaptıklarını taklit ederek değil kendilerince doğru şekilde taşıyanlar…

Araç çubuğuna atla